27 Eylül 2009 Pazar
15 Nisan 2009 Çarşamba
KENT HAVASI İNSANI ÖZGÜR KILAR
Yazıya Alman
atasözü ile başlamak istedim.
Bir kent yöneticisinin
kentsel gelişme için öngörmesi gereken temel 4 alan vardır. Bir yandan kentin
fiziksel ortamını iyileştirecek adımlar atmak, bunu yaparken mevcut konut
stokunun onarımını ve sağaltımını sağlayıcı politikalar benimsemek, kentin
yaşayanlara toplumsal ve kültürel fırsatlar yaratmasını sağlatacak bir zemin
inşa etmek ve kentte yaşayan toplulukların gelişmesi ve halkın söz, yetki ve
karar hakkının sağlanmasını teminat altına almak. Bu ise kentin ve dolayısıyla
kentlinin özgürleşmesi demektir. Özgürlük olmadan demokrasi de kent de olmaz.
Son 30 yılda kentin gelişmesinde ki bunların içinde sağlık sorunlarını çözmek, endüstriyel merkezlerin gençleştirilmesini sağlamak, şehirlerdeki güvenlik eksikliğinin üstesinden gelmek, suç işlenmesini ve özellikle de uyuşturucu kaçakçılığını önlemek, mimari gelişmeyi denetlemek, tarihsel mirası korumak, yurttaşların kendi kendilerine yardım etmeleri ve şehirli topluluklarını geliştirmek gibi çeşitli alanlar söz konusudur.
Bu
açıdan bakıldığında önümüzde bir dizi sorun yer almaktadır.
İNSANI TAŞIYAN ULAŞIM VE KENTİN DOLAŞIMI
Yukarı Mezopotamya ovasındaki ilk kentlerde, Fırat ya da Dicle’nin üzerine konulan ilk saldan itibaren tarih boyunca ulaşımdaki her gelişmeyle insan hayatı değişmiştir. Günümüz kentlerinde yaya, at, demiryolu, otomobil, otobüs gibi insan taşımacılığı yanında ürünlerin taşınması da birlikte ve iç içedir. Yüzyılın başında kent otomobille karşı karşıya gelmiştir. Otomobiller yavaş ama emin adımlarla kentleri öldürmektedir. Otomobiller gürültüye, rahatsızlığa, psikolojik ve fiziksel emniyetsizliğe, sosyal mekânın elden çıkmasına ve atmosfer kirliliğine yol açarak kentleri tehdit etmektedirler.
Bu süreç, daha varlıklıların kenti terk etmesine yol açmakla birlikte, bunun karşılığında bir bedel ödenmekte, işe günlük gidiş-geliş yoğunluğu daha artırmaktadır. Ayrıca bunun sonucunda ortaya çıkan dağınık ve yaygın banliyö alanlarında verimli ve ekonomik kamu taşımacılığının örgütlenmesi olanaksızlaşmaktadır.
Bu nedenle ilk yapmak gereken özel arabayla
yapılan yolculuğun azaltılması için politikalar geliştirmek olmalıdır. Toprak
kullanımı konusunda yeni bir planlama stratejisi oluşturulması, kent içinde
“yoğun” kent modelinin tercih edilmesi, kent dışında ise konut, istihdam vb.
işlevlerin bütünleştirilmesi ve yan yana getirilmesidir.
İmalat sektöründeki, üçüncü ve dördüncü sektörlerdeki küçük ve orta ölçekli firmaların büyümesi, yakın çevrelerindeki konut ve yerleşim alanlarıyla birlikte ele alınmalıdır. Otomobil ile çıkılan yolculuklar için araç paylaşım sistemleri teşvik edilmelidir. Kentin dolaşım, yaşanabilir bir kente elverişli ve değişik yolculuk biçimlerinin birlikte varolmasına olanak sağlayacak biçimde düzenlenmelidir.
Yolculuğu ortadan kaldırmak elbette ne mümkündür ne de tavsiye edilir. Fakat somut sektörel hedeflere yönelmek yerine, keyifle yaşanacak bir kent yaratma amacı çerçevesinde, farklı yolculuk biçimlerini yeniden düzenlemek yerinde olacaktır. Bireysel taşımacılık kadar kamu taşımacılığına veya toplu taşımacılığa, bisikletlere, yayalara da öncelik verilmesi bu politikanın temelini oluşturacak demektir. Mal taşısa da taşımasa da ağır vasıtalara kısıtlamalar getirilmesi demektir. Cadde kullanımını denetlemeye yönelik yeni önlemlerin gündeme alınması demektir (sözgelimi, zaman ve mekan yönünden dönüşümlü kullanım dönüşümlü saatler, günler, haftanın veya yılın belli zamanları). Bisiklet yolları oluşturulması; yaya alanlarının dikkatle planlaması; kent dışı pak yerleri kurulması, buna paralel olarak merkezi kentsel alanlara ulaşılmasını sağlayacak düzenli, ucuz, emniyetli ve güvenilir kamu ulaşımının gerçekleştirilmesi demektir.
İmalat sektöründeki, üçüncü ve dördüncü sektörlerdeki küçük ve orta ölçekli firmaların büyümesi, yakın çevrelerindeki konut ve yerleşim alanlarıyla birlikte ele alınmalıdır. Otomobil ile çıkılan yolculuklar için araç paylaşım sistemleri teşvik edilmelidir. Kentin dolaşım, yaşanabilir bir kente elverişli ve değişik yolculuk biçimlerinin birlikte varolmasına olanak sağlayacak biçimde düzenlenmelidir.
Yolculuğu ortadan kaldırmak elbette ne mümkündür ne de tavsiye edilir. Fakat somut sektörel hedeflere yönelmek yerine, keyifle yaşanacak bir kent yaratma amacı çerçevesinde, farklı yolculuk biçimlerini yeniden düzenlemek yerinde olacaktır. Bireysel taşımacılık kadar kamu taşımacılığına veya toplu taşımacılığa, bisikletlere, yayalara da öncelik verilmesi bu politikanın temelini oluşturacak demektir. Mal taşısa da taşımasa da ağır vasıtalara kısıtlamalar getirilmesi demektir. Cadde kullanımını denetlemeye yönelik yeni önlemlerin gündeme alınması demektir (sözgelimi, zaman ve mekan yönünden dönüşümlü kullanım dönüşümlü saatler, günler, haftanın veya yılın belli zamanları). Bisiklet yolları oluşturulması; yaya alanlarının dikkatle planlaması; kent dışı pak yerleri kurulması, buna paralel olarak merkezi kentsel alanlara ulaşılmasını sağlayacak düzenli, ucuz, emniyetli ve güvenilir kamu ulaşımının gerçekleştirilmesi demektir.
Sokak toplumsal bir arena olarak yeniden
kazanılmalıdır.
Yaşayan toplumsal bir mekân olarak sokağın kaybı, kentin gerilemesine ve emniyetsizliğin artmasına yol açmaktadır.
Bu ise kaldırımların genişlemesi; yaya alanlarının oluşturulması; sokak planlamasıyla trafik akışının denetlenmesi; tek yönlü sokakların (caddelerin) dikkatle kullanılması ile gerçekleşebilir.
Bunlar, açık alanların korunması ve ıslahı anlamına gelmektedir. Bu ise kaliteli ve kalıcı imarla; kaliteli sokak donanımıyla, kamusal işaret tabelaları ve reklam levhalarıyla; cephe düzenlemesiyle; ağaç, yeşillik, su, çeşme ve heykellerle gerçekleşebilir.
Yaşayan toplumsal bir mekân olarak sokağın kaybı, kentin gerilemesine ve emniyetsizliğin artmasına yol açmaktadır.
Bu ise kaldırımların genişlemesi; yaya alanlarının oluşturulması; sokak planlamasıyla trafik akışının denetlenmesi; tek yönlü sokakların (caddelerin) dikkatle kullanılması ile gerçekleşebilir.
Bunlar, açık alanların korunması ve ıslahı anlamına gelmektedir. Bu ise kaliteli ve kalıcı imarla; kaliteli sokak donanımıyla, kamusal işaret tabelaları ve reklam levhalarıyla; cephe düzenlemesiyle; ağaç, yeşillik, su, çeşme ve heykellerle gerçekleşebilir.
Sürekli bir öğretim ve eğitim çalışması
gerekmektedir.
Önemli değişimler, hemşehrilerin bireysel davranış modelleri gözden geçirilmeden gerçekleşmez. Çünkü kendi kökleşmiş davranış modellerini değiştirme isteği, genellikle çevre konusunda duydukları kaygı ölçüsünde değildir. Yerel yönetimler, davranış modellerini değiştirmek, kent sakinlerine sokağın kendilerine ait bir kamu malı olduğu, bu nedenle uyumlu biçimde kullanılması ve sokağa saygı gösterilmesi gerektiği inancını aşılamak amacıyla, bilinç arttırıcı kampanyaları desteklemek göreviyle karşı karşıyadırlar.
Önemli değişimler, hemşehrilerin bireysel davranış modelleri gözden geçirilmeden gerçekleşmez. Çünkü kendi kökleşmiş davranış modellerini değiştirme isteği, genellikle çevre konusunda duydukları kaygı ölçüsünde değildir. Yerel yönetimler, davranış modellerini değiştirmek, kent sakinlerine sokağın kendilerine ait bir kamu malı olduğu, bu nedenle uyumlu biçimde kullanılması ve sokağa saygı gösterilmesi gerektiği inancını aşılamak amacıyla, bilinç arttırıcı kampanyaları desteklemek göreviyle karşı karşıyadırlar.
KENTİN ÇEVRESİ VE DOĞA
Günümüzde kentlerin birçoğu, genellikle tekdüze yeşil alanların veya pek kullanılmayan çok arazinin yer yer kesintiye uğrattığı taş, beton, çelik, cam ve asfalt yığınıdır. Atmosfer ve yer, sanayiden, enerji tesislerinden, trafikten ve konutlardan kaynaklanan zararlı elemanlarla ve emisyonlarla kirlenmiştir. Yaban hayatı kentlerin ve yerleşim alanlarının dışına sürülmüştür. Bitkiler ve hayvanlar, bireyin öz gelişiminin ayrılmaz bir parçasıdır ve kentsel çevrede doğmuş çocukların doğayla ilişki kurmasına olanak sağlar.
Yerel yönetimler doğal miraslarına hakkıyla sahip çıkmak zorundadırlar. Kaynak yönetimini geliştirmek, nitelikli bir çevreye sahip olmak, doğal sistemleri korumak göreviyle karşı karşıyadırlar. Bu ise yerel üretimde, ulaşımda ve tüketimde temizliği ve sağlığı özendirerek gerçekleştirebilir.
Kamu yönetimleri doğal varlıkları ve enerji kaynaklarını tutarlı ve akılcı bir biçimde yönetmek ve kullanmak göreviyle karşı karşıyadırlar. Sürdürülebilir yaşam ilkesi yerel ve bölgesel yönetimlerin enerji, su, toprak, hammaddeler, yiyecek kullanımında sorumluluklarını eksiksiz kabul etmelerini, kirliliği ve atıkları başka yörelere aktarmak veya gelecek kuşaklara miras bırakmak yerine, sınırları içindeki kirliliğe çözüm bulma sorumluluğunu üstlenmelerini gerektirmektedir. Kaynakları gerektiği gibi kullanmak ve belediyelerin bütçeleri üzerindeki zorlamayı azaltmak için, teknik gelişmelerden ve yeniliklerden (bahçe tesisleri, kompost alanları, küçük ölçekli evsel ısı ve enerji tesisleri, güneş ve rüzgâr enerjisinin kullanılması, vb.) yararlanılmalıdır.
Yerel yönetimler kirliliği önlemeye yönelik
politikalar benimsemelidirler. Kent sanayiden, trafikten ve konutlardan
özellikle evsel ısıtmadan kaynaklanan ciddi bir kirlilik sorunuyla karşı
karşıyadırlar. Geçici ve kısa vadeli önlemlerin (sözgelimi katı ve sıvı
atıkların nehirlere ve göllere boşaltılması, atığın yakılması veya yeniden
işlenmesi) yerini, emisyonun kaynakta azaltılması, temiz teknoloji uygulanması,
uygun trafik yönetimi sistemleri, alternatif yakıt kullanımı gibi önlemlerin
almasını sağlamalıdırlar. Yerel yönetimlerin belli malzemeleri seçmek ve belli
malzemelerden kaçınmak için, ambalaj malzemelerini yeniden kullanmak için,
alternatif enerji kaynakları geliştirmek için politikalara ihtiyaçları vardır.
Yerel yönetimler doğayı ve yeşil alanları koruma
göreviyle karşı karşıyadır. Yeşil alanlar, doğanın korunması ve peyzaj
programları kentsel alanlarda ana öğelerdir, hava kalitesine ve kent iklimine
katkıda bulunurlar. Yabani bitkiler, biyolojik bahçecilik, uygun türlerin
seçilmesi, belli yerlerin (sözgelimi aşırı büyümek mezarlıkların ırmak
kenarlarının, demiryolu yan hatlarının) yeniden kullanılması, flora ve faunada
zengin bir çeşitlilik sağlar. Ayrıca çatıların, duvarların, avluların
yeşillendirilmesi, farklı bitkilere ve hayvanlara çeşitli yaşam ortamları
sağlar. Kent çiftlikleri ve inceleme bahçeleri, çocukların doğayla doğrudan
ilişki kurmalarında önemli bir oynar. Açık alanlarda az suya ihtiyaç duyan
bitki kullanımı özendirilmelidir. Bitki yetiştirilmesi, kent sakinlerinin kendi
beldeleriyle gurur duymalarına ve özdeşleşmelerine yol açabilir. Bu tip işler
için alanlar ayrılması, çatı ve kış bahçeleri, oyun alanları kurulması, dar gelirli
ailelerin oturdukları semtlerin çevresinde yaşam mekanları için yarı, kamusal
alanların yeniden kazanılması, yeşil patikalar, doğa ve okul bahçeleri ve alan
araştırması merkezleri oluşturulması gibi adımlar atmak gereklidir.
KENTLERİN FİZİKSEL BİÇİMLENİŞİ
Bu kent peyzajının korunma ve gelişme biçimi, emniyet, rahatlık, elverişlilik ve görünüş öğelerinin birbiriyle etkileşim biçimi, gelişmiş bir kentsel çevre açısından önem taşır. Kentlerin tarihsel merkezleri, binaları, kent mekanları ve sokak modelleriyle, geçmişle bugün ve gelecek arasında bağlantı kurmaktadır. Buralarda paha biçilmez mimari miras öğeleri bulunmaktadır. Tarihsel merkezler kentlerin belleğidir; şimdiki ve gelecek kuşakların kimliğinin oluşturur ve halklar arasında dayanışma duygusunun oluşmasında önemli bir role sahiptir. Tarihi binaları koruma yöntemleri oluşturulurken, kent merkezlerine yerleştirilen yeni binaların tasarımları üzerinde dikkatle durulmalıdır.
Kentte açık alan oluşumu ve yönetimi kentsel
gelişmenin ana öğesidir. Avrupa kentlerinde açık alan-kaldırımlar, tali
sokaklar, ağaçlı bulvarlar, geniş caddeler, parklar, oyun alanları, nehir
kıyıları, trafiğe kapalı alanlar, bahçeler, vb. binalar kadar önemli bir öğesidir.
Tasarımı ve planlaması iyi yapılmış açık alanlar, bir kentin çekiciliğini artırır ve o kentin ekonomik refahına ve canlılığına katkıda bulunur. Açık alanlar kente insani bir boyut sağlar, toplu yaşama olanağını artırır. Kültürel faaliyet ve insanların refahı, oyalanacak, gezinecek, oynanacak ve bir araya gelecek bir mekânın varlığını gerektirir.
Tasarımı ve planlaması iyi yapılmış açık alanlar, bir kentin çekiciliğini artırır ve o kentin ekonomik refahına ve canlılığına katkıda bulunur. Açık alanlar kente insani bir boyut sağlar, toplu yaşama olanağını artırır. Kültürel faaliyet ve insanların refahı, oyalanacak, gezinecek, oynanacak ve bir araya gelecek bir mekânın varlığını gerektirir.
Mimari yaratıcılık ve gelişme kentsel
görünümün kalitesinde önemli bir rol oynar. Bir kentin karakteri, onun çağdaş
mimarisinde ve mimari mirasında aranmalıdır. Kentsel mimari, kendini ifade etme
özgürlüğüne sahip olmalı ve farklı ihtiyaçları yansıtmalıdır. Herkes sağlıklı,
güvenli, yerleşik, hoş ve özendirici bir çevrede yaşama hakkına sahiptir. Kentlerin
fiziksel biçimi, özellikle konutların mahalle ortamı bakımından taşıdığı
nitelik, kaliteli bir kentsel çevrenin gelişmesinde önemli bir rol oynar. Bunun
gerçekleşmesi, yerleşim alanlarının hava, su, toprak ve toprak altı kirliliğine
karşı korunmasına; çevrenin korunmasına ve tampon bölgelerin parkların, bahçelerin
vb. oluşmasına; rahatsızlık yaratan ağır trafiğin gereğince denetlenmesine;
çeşitli kültür ve spor tesislerinin sağlanmasına bağlıdır. Bir kentin canlılığı, dengeli kentsel
yerleşim modellerine ve kent merkezinin yerleşim karakterinin sürmesine
bağlıdır.
Yerel yönetimler, kent merkezinin yerleşim karakterini korumak için gerekli yetkiye sahip olmalıdırlar, güçlü ekonomik çıkar çevrelerinin bunu bozmaya yönelik eylemlerine sınırlar getirmeli, dönüştürme ve iyileştirme çalışmalarını ise özendirmelidirler. Keza, merkezi yerleşim alanlarında toplumsal çeşitlilik korunmalıdır.
Yerel yönetimler, kent merkezinin yerleşim karakterini korumak için gerekli yetkiye sahip olmalıdırlar, güçlü ekonomik çıkar çevrelerinin bunu bozmaya yönelik eylemlerine sınırlar getirmeli, dönüştürme ve iyileştirme çalışmalarını ise özendirmelidirler. Keza, merkezi yerleşim alanlarında toplumsal çeşitlilik korunmalıdır.
MİMARİNİN KENTLERDEKİ MİRASI
Kentsel mimari, bir kentin kimliğini ve belleğini sürdürmesini sağlayan kalıcı önemdeki öğelerin şekillendirdiği mirastan oluşur. Bunun kapsamına kentin bulunduğu yerin, topografyasının ve ikliminin ürünü olan doğal öğelerin yanı sıra, insan becerisinin, sanat ve kültür değerinin ürünü olan öğeler de girer. Bu kentsel miras genellikle cahilliğin, kötü kullanımın ve her türlü bozulmanın tehdidi altındadır.
Yerel yönetimler, kentsel mirasın korunmasını ve sürdürülmesini sağlamak ve bunun sorumluluğunu üstlenmek bakımından çok elverişli konumdadırlar.
Kentsel koruma, dikkatle oluşturulmuş bir
yasal çerçeveyi gerekli kılar. Korumanın sorumluluğu kamu otoritelerinde, tek
tek binalar ise genellikle özel mülkiyettedir. Kentsel mirasın korunmasını
sağlamak için, bu iki aktör arasında ortaya çıkacak uyuşmazlıkları, her birinin
haklarını ve sorumluluklarını düzenleyecek yasal bir çerçeve gerekmektedir. Yasalar,
koruma alanlarının veya kentsel miras kuşaklarının oluşturulmasını da
sağlamalı; böylece kamu makamlarının, vasıflı zanaatkârlar, geleneksel
malzemeler, özgün renkler vb. kullanarak korumayı denetlemesine ve yönlendirmesine
olanak vermelidir. Koruma politikaları, felsefesi ve bilgisi, mimarların
arkeologların ve tarihçilerin dar çevresinden çıkarılıp kent plancılarına,
politikacılara, müteahhitlere ve iş çevrelerine kadar yayılmalıdır. Gönüllü çalışma
kampları, öz girişim kampanyaları ve sit alanları, korumaya katılımın pratik
yöntemleri olmakla kalmaz, aynı zamanda, yararlı, öğretici bir etkiye de
sahiptir. Belli sanatların ve tekniklerin sürdürülmesi ve bazen de
canlandırılması gerekmektedir.
Kentsel miras, genel planlamanın asli bir öğesi kılınarak çağdaş yaşamla bütünleştirilmelidir. Entegre korumanın yönlendirici ilkesi, kentsel mirasın korunmasının asli bir planlama hedefi haline getirilmesidir. Bu ise koruma programının bütünsel bir yaklaşıma dayanmasını gerektirmektedir. Kentsel mirasın korunması alanında çalışan ekipler birden çok disiplinle ilgili olmalı ve diğer sektörel politikalarla-ekonomik gelişme, kültür, konut, çevre, vb. aktif bağlantı kurmalıdırlar.
KENTİN KONUTU MU KONUTLARIN KENTİ Mİ?
Kentsel miras, genel planlamanın asli bir öğesi kılınarak çağdaş yaşamla bütünleştirilmelidir. Entegre korumanın yönlendirici ilkesi, kentsel mirasın korunmasının asli bir planlama hedefi haline getirilmesidir. Bu ise koruma programının bütünsel bir yaklaşıma dayanmasını gerektirmektedir. Kentsel mirasın korunması alanında çalışan ekipler birden çok disiplinle ilgili olmalı ve diğer sektörel politikalarla-ekonomik gelişme, kültür, konut, çevre, vb. aktif bağlantı kurmalıdırlar.
KENTİN KONUTU MU KONUTLARIN KENTİ Mİ?
Kentler insanları ve toplulukları her zaman çekmiş ve bu çekilişin özünde hep konut kaygısı yer almıştır. Ev, bireyin kişisel mekânıdır. Kişi bu mekânla kentteki temel varoluşunu özdeşleştirir.
Konut, genellikle, insanın yaşamındaki en büyük harcama kalemidir. Konut stoku ise bir kentin mamur alanının en büyük bölümünü oluşturur. Sağlıklı, güvenli, yerleşik, hoş ve şevklendirici bir yaşama çevresinin sağlanmasında kilit faktör konuttur. Konut yetersizliği, emniyetsizliğin, şiddetin, ayrımcılığın, hoşgörüsüzlüğün ve ırkçılığın ortaya çıkmasında önemli bir faktördür.
Kent sakini evinde özel yaşam hakkına sahiptir.
Herkes ve her aile güvenli ve sağlıklı konut hakkına sahiptir.
Ev, bireyin günlük yaşam için gerekli enerjiye ve gücü toplayacağı, maddi esenliğe katkıda bulunacak, güvenli bir ortam oluşturmalıdır. Keza konutlara yeşil alanlar ve bahçeler sağlanmalı, konutlar yeterli bir konutun doğal öğesi olan yeşil alanlar, bahçeler vb. ile çevrili olmalıdır.
Yerel yönetimler konut konusunda çeşitlilik, seçme hakkı ve hareket olanağı sağlanmalıdır. Kentler ve yerel yönetimler konut koşulları konusunda çeşitli seçenekler sunmalı, her ihtiyaca yönelik çeşitli tarz ve standartlarda konut olanağı yaratmalı, konut stokunun ve yerleşim çevresinin dengeli bir beldeye elverişli nitelikte olmasını sağlamalıdır. Yerel yönetimler, konutta, oturma statüsünde ve yer seçiminde çeşitlilik sağlamalı ve kamu müdahalesine yönelmelidirler.
Elverişsiz konumdaki kişilerin ve ailelerin hakkı piyasa güçleri tarafından korunamaz. Piyasa ekonomisinin ağır bastığı koşullarda, ev sahibi olabilmek, aile reisinin ödeme gücünün varlığına ve sürmesine bağlıdır. Yaşlılar, engelliler, işsizler, tek ebeveynli aileler ve bazı göçmen grupları bu açıdan dezavantajlıdır. Bu nedenledir ki konut politikası, yerel yönetimlerin sorumluluk alanı içinde bulunmalıdır. Yerel yönetimler, konut politikasının toplumsal hedeflerini gerçekleştirmek yetkisine sahip olmalıdırlar.
EŞİTSİZ KENT
Her hemşehrinin temel haklarından biri, cinsiyet, yaş, ulus veya bedensel ya da zihinsel yeterlilik ayrımı gözetilmeksizin, kentteki toplumsal etkinliklerden ve tesislerden serbestçe yararlanması olmalıdır. Engelliler dışında geçici veya süreli uyum sorunları yaşayan hemşehri gruplarının (gebe kadınların, çocukların yaşlıların, belli hasta gruplarının) durumları da genellikle göz ardı edilmektedir.
Kentler herkesin her yerde yararlanabileceği biçimde tasarlanmalıdır.
Bütün ticari, idari ve kamusal binalar; kültür, spor, sağlık tesisleri ve dini binalar; sokaklar; kamu yapıları; kültürel ve toplumsal olaylar, sakatlığı veya engeli ne olursa olsun herkesin erişip yararlanabileceği gibi olmalıdır. Engellileri veya azınlık gruplarını temsil eden uzmanlık dernekleriyle, bu derneklerin kendi aralarında işbirliği kurulması zorunludur. Hizmetlerin planlanması, geliştirilmesi ve uygulanması aşamalarında danışma ilişkisinin varlığı, sunulan hizmetlerin kalitesini yükseltir ve yerel yönetimlerce benimsenen entegrasyon önlemlerinin verimliliğini arttırır. Bu grupların farklı kaynaklardan ve olanaklardan yararlanmaları teşvik edilmeli; bu bağlamda uluslararası piktogramlar, yol işaret tabelaları ve çeviri olanakları yaygın olarak kullanılmalı, etnik azınlıklar için yoğun pratik dil eğitimi verilmeli, kullanıcı-dostu yeni enformasyon sistemleri devreye sokulmalıdır.
KENTSEL ALANLARDA SPOR VE BOŞ ZAMAN
Spor bireylere ve topluluklara etkileşim olanakları sağlar, onları yakınlaştırır. Özellikle gençlere yön duygusu kazandırır ve onların toplumsal yabancılaşmadan kaçınmasını sağlar. Her kent sakini spor ve rekreasyon etkinliklerine katılma hakkına sahiptir. Her kentin veya kentsel alanın bütününü kapsayan bir spor tesisleri ağı sağlanmalıdır.
Spor tesisleri güvenli ve iyi planlanmış olmalıdır. Kentlerdeki spor tesisleri çevredeki binalarla ve kent siluetiyle kaynaşmalı, mekan duygusuna katkıda bulunulmalıdır.
KENT VE KÜLTÜR
Yerel ve bölgesel yönetimler sanat ve rekreasyon tesislerinin sağlanmasında, kültür etkinliklerinin geliştirilmesinde ve kültürel demokrasinin gerçekleşmesinde yaşamsal bir rol oynar. Mimari yapıtlar, dil, sanatlar, müzik ve edebiyat kentin zengin tarih hazinesinin ve kollektif belleğinin ifadesidir. Bu kültür ve sanat oluşumları yaşam biçimlerindeki, toplumsal modellerdeki ve kültürel miras ve deneyimdeki değişimin barometresidir. Kültür halkın kazanılmış kavramlarının oluşturduğu bir alandır; edebi, bilimsel ve sanatsal gelenekler ve bilgi demektir. Bütün kent sakinleri kültür hakkına sahiptir. Kültür herkesle ilgilidir. Sadece ayrıcalıklı bir avuç insanın veya seçinlerin alanı değil, tüm toplumsal grupların yaratıcılığını ve hayal gücünü harekete geçiren bir araçtır.
Kültür politikası, kapsamlı bir kent politikasının kilit öğesidir; kentlerde yaşam kalitesinin iyileştirilmesine ve insan haklarının geliştirilmesine yönelik genel politikanın ayrılmaz bir parçasıdır. Kültür alışverişi farklı uluslardan, farklı bölgelerden halklar arasında güçlü bir bağ oluşturur.
KENT VE SAĞLIK
Sağlığın geliştirilmesinde ve korunmasında kentler eşsiz bir potansiyele ve role sahiptirler. Sağlığın başlıca belirleyici faktörleri, insanların içinde yaşadıkları fiziksel ve toplumsal çevre ve yaşam biçimlerinin niteliğidir. Belediyelerin amacı, kentsel yaşamın her alanında sağlıklı kamu politikaları oluşturmak ve uygulamak olmalıdır.
Özellikle siyasal bağlanmayı dizginlemek, engelli grupların özel sağlık ihtiyaçlarını ve taleplerini göz önünde bulundurmak, sağlık alanındaki eşitsizlikleri azaltmak yani sağlıklı seçenekleri kolay seçenekler haline getirme önemlidir. İnsanların bireysel ve kolektif olarak kendilerine bakabilecekleri, hastalık veya kaza halinde genel bakım sağlayan toplumsal koşulların yaratılması da önemlidir. Kentsel çevre bütün sakinlerin sağlığına elverişli olmalıdır.
Bunu sağlamak için ise kapsamlı bir kentsel çevre politikası oluşturulmalı; atık yönetimi gerçekleştirilmeli, hava, su, toprak ve toprak altı kirliliği izlenmeli; gürültü kirliliği azaltılmalı ve izlenmeli; tehlikeli atıklar tümüyle yok edilmeli; doğal ve insan elinin ürünü olan çevreyi etkileyen doğal afetlerin gerçekleşmesine karşı koruyucu önlemler alınmalı; en duyarlı kentsel alanlar ve kesimler sürekli gözetim altında tutulmalı; sakatlar için özel tesisler sağlanmalı; genel olarak belde imarı ve toplumsal yenilenme sağlanmalıdır.
2. İnsanların temel ihtiyaçlarını karşılayan malların güvenli ve sürekli bir biçimde sağlanması, sağlık açısından önemli bir faktördür.
Kentsel çevrede insanlar gelişmeleri ve yaşamlarını sürdürmeleri için gerekli malları sağlama konusunda bağımlı durumdadırlar. Bu mallar herkesin erişebileceği koşullarda sunulmalı, adil olarak dağıtılmalı ve tüketiciler için ayrıcı bir zorluk nedeni olmamalıdır.
Bunun için ise içme suyu sağlıklı ve güvenli biçimde sağlanmalı; dayanıksız tüketim mallarının arzı ve dağıtımı izlenmeli; gıda kalitesi denetlenmeli, gıda maddelerinin üretimi ve tüketim yerlerinin temizliği konusunda kesin düzenlemeler yapılmalı; belli başlı kamu hizmeti kuruluşları altyapılarının sunuluşu ve dağılımının önceliği konusunda kesin politikalar oluşturmalıdır. Sağlıklı toplum için mahalle düzeyinde desantralize sağlık bakımı sağlanmalı; halk sağlığıyla ilgili gönüllü kuruluşlara ve gruplara aktif destek verilmeli, uzmanlara ve gönüllü görevlilere yönelik sağlık bakımı eğitimi geliştirilmelidir.
YURTTAŞ KATILIMI, KENT YÖNETİMİ VE KENT PLANLAMASI
Yerel siyasal yaşama hemşehri katılımı, temsilcileri serbestçe ve demokratik biçimde seçme hakkıyla korunmalıdır. Hemşehrilerin yerel demokrasiye katılım hakkını kullanması, en başta, karar alma yetkisinin seçilmiş temsilcilere devriyle sağlanmaktadır. Seçilmiş temsilciler, o yörede yaşayan hemşerilerin esinliği için karar alma ve politikaları, programları ve projeleri uygulama yetkisine sahiptir. Yerel siyasal yaşama hemşehri katılımı, yerel, siyasal ve idari yapının her kademesinde etkinleştirilmelidir. Nilüfer’de bu dönem uygulanmakta olan mahalle komiteleri anlayışı bunun en somut örneğidir.
12 Nisan 2009 Pazar
Büyükşehir’in Ulaşım Politikası İnsan Odaklı Değil !
Gazetelerde BursaRay’ın Özlüce’ye ulaştığı haberlerini
herkesin gördüğünü sanıyoruz. Kentin tek ulaşım otoritesi olan Bursa Büyükşehir
Belediye Başkanlığı tarafından yapılan hafif raylı sistem kentin batı yönünde
ilerliyor. Toplu ulaşımın Bursa kentinin olası her noktasına doğru
yaygınlaştırılması son derece memnuniyet vericidir. Bursa kentinin batı kısmına
uzanan BursaRay’ın bölgede yaşayan
40.000 kişi için ulaşım konfor ve rahatlığı sağlayacak olması yanında toplu
taşımacılığın gelişmesi de önem taşımaktadır.
Ancak Altınşehir – Ertuğrul ve Özlüce durakları hizmete
açılan BursaRay sisteminde önemli sıkıntı ve sorunlar vardır.

1. BursaRay’ın Küçük Sanayi
İstasyonu’ndan itibaren Bülent Ecevit Caddesi ile Uğur Mumcu Bulvarı paralel
olarak gittiği güzergahı üzerinde ilk
durak Altınşehir Durağıdır. Altınşehir Durağı Gıda Toptancıları Sitesi
önündedir. Gıda Toptancıları Sitesi’nde yaklaşık 200 işletme ve 2000 civarında
çalışan olup bunların büyük kısmı yaptıkları için özelliği nedeniyle araç
sahibi olan veya işyeri aracı kullanan insanlardır. BursaRay Altınşehir
Durağı’nın 3 girişi bulunmakta ve 2 giriş Gıda Toptancıları Sitesi içinde yer
almaktadır. Bu girişlere Gıda Toptancıları Sitesi dışında ulaşmak mümkün
değildir. 3 Giriş ise giriş ağzı güneye bakacak biçimde yerleştirilmiş olup,
Altınşehir Mahallesi’nin kuzeyde olduğunu düşündüğümüzde halkın kullanım
yönünün tam tersi noktada oluşturulmuştur. Müzeyyen Senar Caddesi ile 204.,
207. Ve 208. Sokaklardan Altınşehir BursaRay durağına yaya ulaşımı için geçiş
noktası bulunmamaktadır. Uğur Mumcu Bulvarı bölgenin en işlek ve süratli akan
caddesi olup, yayaların ve özellikle çocuk, yaşlı,engelli ve çocuklu, pusetli
anne-babaların geçişi için uygun geçiş noktaları ve trafik düzenlemeleri
yapılmamıştır.

Uğur Mumcu Bulvarı’nın güneybatısında
yaşayan Nilüferliler için ise Gıda Toptancıları Sitesi’ne girmeyi tercih
etmemeleri halinde yayaların BursaRay durağına gidebilecekleri bir yaya
kaldırımı yoktur. Gerek Müzeyyen Senar
Caddesi’nden gerekse 204,207 ve 208. Sokaklardan sürekli bir trafik akışı söz
konusu olduğu için bu noktalardan da karşıdan karşıya geçebilmek olanaksızdır.
Altınşehir BursaRay Durağı için gerekli önlemlerin alınmaması halinde bir çok
trafik kazalarının olması ve can kaybı yaşanması olasılığı hiç de az değildir.

2. BursaRay’ın ikinci durağı olan
Ertuğrul İstasyonu’nda da benzeri düzenleme sorunları vardır. Uğur Mumcu
Bulvarı’na paralel seyreden BursaRay hattına ulaşabilmek için Ertuğrul
Mahallesi’nin Uğur Mumcu Bulvarı’nın kuzeyinde ve kuzeydoğusunda yaşayanların
yaya olarak geçişleri dikkate alınmamıştır. Açılış töreninin yapıldığı BursaRay
Durağı olan Ertuğrul Durağı’na Abdi İpekçi Caddesi, 321.,326. Ve 327.
Sokaklardan yayaların ve özellikle çocuk, yaşlı,engelli ve çocuklu, pusetli
anne-babaların geçişi için uygun geçiş noktaları ve trafik düzenlemeleri
yapılmamıştır.

Ertuğrul Mahallesinde yaşayan
yaklaşık 10.000 kişinin büyük kısmı Uğur Mumcu Bulvarı’nın kuzeyinde yaşamakta
olup, Dörtçelik Çocuk Hastanesi önünde bulunan Ertuğrul BursaRay Durağı’nda da
3 giriş bulunmakta, 2 giriş hastane önünde tek giriş ise yine yolcu yükünün
olduğu tarafın tersine biçimde yerleştirilmiş olarak Uğur Mumcu Bulvarı ile
Mahalle arasında yer almaktadır. Ayrıca Doğan Avcıoğlu Caddesine açılan
sokaklarda da yayalar için gerekli trafik düzenlemeleri bulunamamaktadır.

3. Yüzüncüyıl ve Özlüce Mahallelerine ortak hizmet verecek
olan Özlüce Durağı tamamlanmış olmasına karşın etraftaki inşaatlar ve yol
düzenlemeleri nedeniyle şu anda zaten yayaların kullanımı için bir çok sorun
mevcuttur. Düzenlemelerin yapılmasından sonra nasıl olacağı bilinmemektedir.

BursaRay’ın açılışı yaygın medya organlarında büyük bir
sitayişle karşılanmış ve Saray konforu vb. başlıklarla haberleştirilmiş ve bazı
yazarlarca diğerlerine göre daha estetik ve modern olduğu yönünde görüşler
belirtilmiştir. İstasyonların merdivenleri duvarları vb. malzemeleri daha
estetik ve modern olabilir ancak yukarıda yer alan sorunlar dikkate alındığında
10 ay erken çalıştığı ileri sürüldüğü için BursaRay’ın bir çok eksikle hizmete
başladığı açıktır.
Nilüfer Kent Konseyi, henüz inşaat sürmekte iken bölgede
hizmet verecek durakların, yollarla ilişkilerini, yayalar için getirilen
çözümleri, Bursa Büyükşehir Belediyesi Ulaşım Daire Başkanlığı’na sormuş
olmasına karşın herhangi bir yanıt alamamıştır. Şimdi tıpkı İzmir Yolu’nda
olduğu gibi BursaRay’ı kullanmak isteyecek Altınşehir, Ertuğrul, Özlüce ve
Yüzüncü Yıl mahallelerinde yaşan 40.000 kişi trafik azası riski altında toplu
ulaşımı kullanabileceklerdir. Bu durum toplu taşımanın tercih edilmesini
güçleştireceği gibi bir çok kazaya da yol açmaya adaydır.
8 Ocak 2009 Perşembe
Otomotiv'de neyin krizi!!!
Hepimizin
izlediği gibi uluslararası sermaye yeni bir dönemin başlangıcında ve önemli bir
faz değişikliği için hazırlık yapıyor. ABD merkezli olarak geçtiğimiz 6 ay
içinde giderek genişleyen kriz, Mortgage'den çözülerek dünyayı dalga dalga
sarmış gibi görünmektedir.
“Hamdolsun
iyiyiz” denilen bu ortamda özellikle Bursa'da otomotiv ana ve yan sanayi krizi
bahane ederek ve fırsatçılık yaparak işçi çıkarmayı sürdürmektedir. İşçi
çıkarma operasyonları hem genç emekçileri(özellikle askerliklerini yapmayanlar
çıkarılıyor) hem de sendikalı emekçileri
daha çok vurmaktadır.(çıkarılan sendikalı işçi sayısı hayli yüksektir.)
Bir
çok analist, ekonomist ve biliminsanı, henüz krizin etkilerini hissetmediğimizi,
gelecek 3-4 aylık periyotta daha derinden etkileri hissedilecek olan bu krizin
ülkenin tümünde yaygın bir işsizlik ve durgunluk ortamı yaratacağını beklenti
olarak ifade etmekte, bu krizin salt mavi yakalı denilen işçilerle sınırlı
kalmayacağı, esas itibariyle beyaz yakalı olarak adlandırılan çalışanları
etkileyeceğini belirtmekte, özellikle otomotiv sektöründe daha iyi ücret ve
gelir düzeyindeki çalışanların tümünün yıkımla sonuçlanacak bir süreç
yaşayacağı, hatta villalarda oturan işsizlerden oluşan bir ordu ortaya çıkacağı
fikri giderek ağırlık kazanmaktadır. Nitekim bankacılık sektörü ciddi sayıda
çalışanını işten çıkararak bunu göstermiştir. Hatırlatmak gerekirse 2001
krizinde de ilk işsiz kalan kesim finans sektörü çalışanları olmuştu.
Bu
ülkemiz emekçilerini gelecek 3-4 aylık süreçte bekleyen önemli bir dönüş anı
yaratacak denli derin ve etkili bir kriz içeriğidir. Türkiye, 24 Ocak 1980'de
atıldığı neoliberal süreçte belki de ilk kez bu kadar ağır bir kriz yaşayacak
ve ülke derinden alt üst olacaktır. Son 25 yılın yarattığı yoksulluk bu kez
kendilerini daha güvende hisseden daha yüksek gelir grubunda yer alan emek
sahiplerini hedefine yerleştirmiştir.
Öte
yandan kriz özellikle otomotiv sektörü ekseninde bu küresel krizle sınırlı da
değildir. Otomotiv Sektörü krizi daha ağır bir süreci barındırmaktadır.
04.12.2008 Tarihinde Amerikan otomotiv
sektörü CEO'ları, ABD Kongresi'nde sıralı bir sunuş ve toplantı yaparak, kendi
hükumetlerinden yardım istemişlerdir.
Otomotiv
Sektörü krizi sadece global krizin bir türevi değildir. Uzun zamandır dünyada
“petrol rezerv tavanı” ile ilgili tartışmalar sürmektedir. Bazı uzmanlar-ki
bunların arasında otomotiv şirketleri ya da petrol tekellerinin uzmanları da
vardır- petrol rezerv tavanına 2005-6 yıllarında ulaşıldığını ileri
sürmektedirler. Dünya üzerinde çıkarılabilir petrol miktarının en üst sınırına
ulaşılmıştır. Petrol arzını bir çan eğrisi gibi değerlendirdiğimizde bu eğrinin üst sınırını geçtiğimiz ifade
edilmektedir. Diğer bir ifade ile petrol üretimi bu sınırdan itibaren azalarak
sürecek ve tükenene kadar devam edecektir. Dünya üzerinde Otto çevrimli
benzinli motor ve dizel motor teknolojisi ile çalışan otomobillerin ömrü şimdi
her zamankinden daha hızla tükenmektedir. Krizin asıl nirengi noktası burada
oluşmaktadır. Yani dünya bu global krizden kendini toparlayarak çıksa,
Uluslararası sermaye kendini güçlendirecek yeni bir döneme girse bile otomotiv sektörünün krizi devam
edecektir.
Güneş
Enerjisinden elektrik elde ederek, sıkıştırılmış hava ile enerji elde ederek,
biyoyakıtlarla çalışacak biçimde üretilecek hibrit araçlar, şimdi bildiğimiz ve
kullandığımız otomotiv teknolojisinden farklı olmak durumundadır. Araç satın
alma tercihlerinde en üst sıralarda yer alan konfor ve güvenlik unsurları
yerini yakıt ekonomisine ve ulaşılabilir yakıt bulmaya bırakacaktır. Otomobil
kullanmakta ısrar eden tüketicilerin yakın gelecekte karşılaşacağı sorunlar en
az o araçları üretenlerin karşılaşacakları sorunlar kadar büyük olacağı gibi
kullanımda yer alan yani teknik olarak araç parkı diye tarifi yapılan parametre
açısından da son derece sorunlu bir gelecek bizleri beklemektedir. Son yıllarda araçların ekonomik ömürlerinde
önemli düşüşler yaşanmıştır. Otomobil yenileme süresi 1,5 yıla kadar düşmüştür.
Çevrimini bu yenileme süresi ile sağlayan bir sektör olan otomotiv dünyada bu
krizle başa çıkmak için çareler ararken, ülkemizde hem yenilenme süresi ve
hemde üretim dışı gelirlerle(faiz vb.) kendini çeviren bu sektör çok
zorlanacaktır. Güvenlik unsurları nedeniyle yüksek tonajlı, aktif ve pasif
güvenlik donanımlarına sahip araçlar şu an için yeni teknolojilerle
çözümlenemeyen sorunları barındırmaktadır. Hiç kimsenin tercih etmek istemediği
klimasız ve elektronik donanımı düşük
araçlara dönüş olabilecektir. Yeterince büyük ve ivmeli güç üretemeyen
teknolojilere geçilmesi klimaları ortadan kaldıracak, araçların
klimasızlaşmasına yol açabilecektir. Araç satın alanların tercihleri değişecek
ve dolayısıyla otomotiv sektörü üretim sürecini mevcut halinden çok farklı bir
hatta taşıyacaktır. Ford'un ilk kez montaj hattına soktuğu, mekanik alt yapı
günümüze dek çok farklılaşmadan gelebilmiş ve sürekli iyileştirmeler
geçirmiştir. Şimdi otomotiv endüstrisi köklü bir değişimle baş başadır. Bu
sektörde çalışanların daha çok işsizliğe maruz kalmaları anlamına da
gelecektir. Farklı bir açıdan bu durum belki de toplu ulaşım sistemlerinin
gelişmesine ve karayolu dışında diğer
ulaşım seçeneklerinin değerinin artmasına yol açması ihtimalini bünyesinde
taşımaktadır.
Bu
Bursa için daha anlamlı bir durumdur. 1970'li yılların başlarından itibaren
Bursa Ovası'nın yok edilmesi pahasına otomotivleştirilen bu topraklar, şimdi
bir yandan otomotiv fabrikaları hurdalığı haline dönme tehlikesi ile yüz yüze
gelmekte, diğer yandan yok olan tarımsal alt yapı ve kirlenen toprak,
işsizlikle yığılmış halkı besleyecek zeminden uzaklaşmış olma nedeniyle daha
kapsamlı tehlikelere kapı açmaktadır.
Genel
kabul otomotiv ana sektöründeki bir işçiye karşı yan sanayide altı işçi olarak
değerlendirilmektedir. Yani 10.000 ana sanayi işçisini işten çıkarılması 60.000
kişinin direkt işsiz kalması anlamına geldiği gibi, onların aileleri ve bu
insanların alış veriş yaptığı insanlarla birlikte 300.000 kişiye yakın bir
insanın bu durumdan etkilenmesi anlamına gelecektir. Sözünü ettiğimiz sayı
Bursa kenti nüfusunun %15'i anlamına gelmekte, mevcut işsizliği de buna
eklediğimizde ortaya bir felaket tablosu çıkmaktadır.
Yakın
gelecekte tartışmak üzere önümüzde çok ciddi bir dizi sorun bulunmaktadır.
Bunların başında ortaya çıkan krizin faturasını kim ödeyecek sorusu temel
sorudur. Her zaman olduğu gibi bu krizin
de faturasının emekçi sınıflara kesilmek istendiği ortadadır. Emekçiler
örgütlenmeli ve bu krizin faturasını, krizden sorumlu olanlara ödetmek için örgütlü
mücadeleyi pekiştirmelidir. Krizde ilk iş olarak işçi çıkartmayı düşünen
sermayenin geçmiş karlarını ve rezervlerini kullanması için her açıdan baskı
yapılması ve bu krizde işçi çıkarmadan, esnek çalışma yöntemlerine prim
verilmeden, krizin yönetilmesi sorumluluğu gösterilmelidir. Diğer ciddi bir sorun ise otomotiv sektörünün
geleceğidir. Neredeyse tamamen dışa bağımlı ve dışarıdan gelen etkilere son
derece açık olan ülkemiz otomotiv endüstrisi, otomotiv sektörünün geleceğine
dair olan biteni incelemek ve önlem almak durumundadır. Sektörün 40 yıllık
birikimi ve bu zaman süresince yetişmiş teknik-idari personelin geleceğinin
nereye doğru evrileceği ivedilikle ele alınmalıdır. Otomotiv sektörü bir
seçimle başa başadır. Ya mevcut tutumu sürdürecek ve bunun radikal ve acımasız
sonuçlarına katlanacak ya da bu süreci
emekçiler ve kendi lehine dönüştürecek adımlar atacaktır. Bir çözüm olarak
toplu taşımacılık yönünde araştırma yapılmalı, yolcu ve yükün %95'ini karayolu ile
taşıyan bu ülkenin toplu taşımacılığa geçişi, mevcut fabrikaların hafif raylı
sistemler, demiryolu sistemleri üretilecek yönde dönüştürülmesi için inceleme
ve araştırma yapılmalıdır. Olan biteni sadece uluslararası sürecin bir türevi
gibi görmek yerine, daha derin olan bu krizi doğru çözümlemelidir.
Sermaye
hemen her krizde, krizleri bir fırsat gibi gördüğünü ileri sürmekte, krize
dönük fırsatları, emekçilerin aleyhine çözmekte de giderek daha çok maharet
kazanmaktadır.
Şimdi
bu krizi yine bir fırsat gibi görmeli, geleceğini planlarken emekçileri ve
onların kazançlarını yok edici adımlar atmak yerine sektörün topyekün dönüşümü
için davranmalıdır.
23 Aralık 2008 Salı
HAYVANLAR TOPLANTISI
HAYVANLAR
TOPLANTISI
Berfin Zelal Karadağ
asminberfin@hotmail.com
ADIYAMAN İ.M.K.B İlköğretim
Okulu
7. Sınıf Öğrencisi
Yeryüzü büyük bir tehlikeyle karşı karşıyaydı.
Doğal hayat ve ekosistem bozulmuştu. Hatta dünyada birçok bitki ve hayvan
türlerinin soyu büyük bir risk altındaydı. İnsanlardı doğal hayatı bozan. Bazı
insanlar bu konuyu düşünüyor, ama birkaç kişiyle çözülemeyeceğini biliyorlardı.
Bu konu üzerine Birleşmiş Bölgeler Hayvanlar Konseyi seçilen bir yerde
dünyadaki tüm bölgelerden gelen çeşitli hayvanlarla toplantı yapmaya karar
verdi. Toplantı için en uygun bölge, içinde birçok hayvanın soyunun tükendiği
Madagaskar adasıydı. Dünyanın her bölgesinden gelen hayvan elçiler Madagaskar
adasına gelmişti. Toplantı başladı.
İlk
olarak Çin’den gelen panda söz aldı:
Durumumuz belli. Hepimiz aynı
sorunları yaşıyoruz. Mademki insanlar bir çözüm bulamıyor. O zaman bir de biz düşünelim.
Dedi.
Pandanın
bu sözü üzerine şempanze söz aldı:
—
İnsanlara
en çok benzeyen hayvan türü bizleriz. Ama hiç anlamıyorum. Durmadan kendi
ırklarını yok etmek için savaş yapıyorlar. Bir de biz hayvanlara vahşi derler.
Çok komik, biz besin zincirini korumaya çalışıyoruz vahşi oluyoruz, insanlarda
birbirlerini öldürüp akıllı hatta dünyanın en zeki yaratıkları oluyor. Sizce de
çok saçma değimli?
Gergedan:
—
Doğru
hatta kendilerini öldürmekle kalmayıp yasaklanmış olmasına rağmen illegal
yollarla yapılan boynuz ticareti yüzünden dünyada sayılır duruma geldik. Hep
kendi çıkarlarını düşünüyorlar. Tabi bizleri düşünen yumuşak yürekli insanlar
bu konu konferans veriyorlar ama onları da dinleyen yok ki.
Ormanda büyük bir alkış
koptu ve timsah söz aldı:
—
Yazın
Mısırdan çıkarak bütün Akdeniz’i dolaştım. Gördüğüm manzarayı düşünmek bile
korkutucu. Denize açılan kanallar vardı. Bu kanalların içinde fabrika atıkları,
tenekeler, ayakkabılar her şey vardı. Bir ben yoktum. Sanırım bundan dolayı
denizdeki çoğu balığın vücudunda yaralar olduğu için iki gün aç kaldım.
Toplantının
en ilginç hayvanı Bayan Van kedisiydi. Çünkü bir gözü yaramaz bir çocuk
tarafından çıkarılmıştı. Tek gözü vardı oda yeşildi. Bu yüzden bir aralar
kendisinin Van Kedisi olduğunu diğer elçilere bir türlü anlatamamıştı.
—
Sağ
gözümü parkta çöplerin arasında dolanırken yaramaz, iriyarı bir çocuk çıkardı.
Siz beni bırakın. Size gördüklerimi anlatayım. Dedi
—
Bir
gün, bir düğünün içinde halay çeken insanları gördüm ve ‘ne güzel bir kültüre sahipler.’
dedim. Ama bir adam halaydan ayrılıp meydanda zevk için bilinçsizce havaya ateş
ediyordu. Çok korkmuştum. Hemen yanımdaki ağaca çıkıp etrafı izlemeye başladım.
Mermilerden birisi yanlışlıkla masum bir insana isabet etti. Adamcağız oracıkta
yere yığıldı. Neyse ki hemen hastaneye kaldırdılar.
Toplantı tüm hızıyla devam ederken
Madagaskar adasının yerlilerinden olan Lemur söz aldı:
—
Gerçekten
Van kedisinin anlattığı olay korkutucu. Ne kadar doğru bir davranış olmasa bile
sonuçta bir kaza. Birde benim soyumu düşünün. Doğamız gereği sadece bu adada yaşayabiliyoruz.
Buradaki bazı turistler sırf spor olsun diye beni ve diğer hayvanları avlamaya
çalışıyorlar. Benim bildiğim spor insan sağlığına iyi gelir. Bizi avlamaları
kendi sağlıklarına nasıl iyi geliyor hiç anlamıyorum. Madem bizimle
ilgileniyorlar; o zaman bizim fotoğrafımızı çeksinler. Sonra fotoğrafları da
çeşitli dergilere satarlar. Hem biz ünlü oluruz, hem de onlar para kazanırlar.
Değil mi?
Afrika’dan gelen leoparın
vücudundaki desenler çok dikkat çekiciydi. Tüyleri de pırıl pırıl parlıyordu.
Sözü leopar aldı:
—
Bağzı
insanlarda derimizi beğeniyorlar. Bu güzel bir şey, ama bazıları var ki sadece
güzel görünmek için derimizden çanda, ayakkabı, kürkler yapıyorlar. Hatta ve
hatta bunu da moda yapıyorlar. Yok, neymiş 2007–2008 sonbahar – kış modasında
hayvan derilerinden yapılmış elbiseler modaymış. Bence çok vahşice. Biz hiç
onları öldürüp kendimize elbise yapıyor muyuz? Değil insanlar hayvanları bile
öldürüp bu şekilde kullanmıyoruz. Benimle birlikte birkaç yılan arkadaşımda
aynı durumda. Herkes çok gergindi. Kendi aralarında çözüm arıyorlardı.
Somali’den gelen akbaba kendi başından geçen olayı anlattı:
—
Ülkemde
açlık var. İnsanlar da yiyecek bulamıyor. Bulsalar yaprak bile yiyecekler ama
dengesizlikten dolayı çöl çekirgeleri tüm yaprakları yiyorlar. Bu sırada zürafa
sordu:
Ama nasıl olur? Somali’de Pirinç
bitkisi bolca yetişmekte.
Akbaba:
—tüm pirinç tarlalarını kabile
reisleri halktan zorla aldı. Hem artık eskisi kadar yağmur yağmadığı için
kuraklık var.
Bir gün açlıktan kıvranırken bir çadır gördüm.
İnsanca bildiğim için çadırın üstündeki yazıyı okuyabildim. ‘United Nation’
yani ‘Birleşmiş Milletler’ yazıyordu. Çadırdan yaklaşık 1km uzakta bir çocuk
yerde zorla sürünerek çadıra ulaşmaya çalışıyordu. O kadar zayıftı ki yukardan
bile kaburga kemiklerini bile sayabildim. Tam tamına 12 tane sayabildim. İstemesem
de belki ölür bende onu yerim diye yanına kondum. Bu sırada yanımıza bir adam
geldi. Büyük bir ihtimal gazeteciydi. Sonra çocuğun resmini çekip gitti. İnsan
bir kere der yardım edeyim, yazıktır. Ama adam öylece baş başa bıraktı bizi.
Bende zaten yemedim. Zaten yaklaşık 3 ay sonra kuşlar arasımda geçen bir
dedikoduda duydum o adam çocuğa yardım etmediği için depresyona girmiş ve
intihar etmiş.
Toplantı filin sözüyle kapandı:
— O zaman bizlerde bölgelerimizdeki
hayvanlarla beraber bu tür yardım kuruluşlarının kampanyalarını destekleyelim.
Çevremizdeki insanların bizlere ve dünyaya zarar vermelerine izin vermeyelim.
Bu çevre dostu olan insanlar bizlerin tek ümidi. Dedi.
DOĞAL HAYAT, DOĞAL KALSIN
13 Eylül 2008 Cumartesi
AKLIMIZIN İZİNİ TAKİP EDELİM PARMAK İZLERİNİ DEĞİL….
Dün 12 Eylül darbesinin 28. Yılını idrak ettik. 12 Eylül büyük bir silindir gibi üzerimizden
geçmesinin yanında, Anadolu topraklarında bir çok şeyi neredeyse tersinmez
biçimde değiştirmiş gibi görünmekte. Hala 12 Eylül’ü yapan cuntacılarla
hesaplaşıp, onları yargılayıp, komşumuz Yunanlılar gibi hapiste ölümlerini
görmedik.Darbelerle ilgili olarak Yunanistan’dan ithal ettiğimiz konuğumuz gibi
darbe yapmaya yeltenenleri akıl sağlığı yerinde olmayanlardan saymıyoruz, bir
bölüm insan bu kişileri halihazırda yüceltmekte ve çeşitli sivil toplum
örgütlerine başkan bile yapmaktadır.
Bir yandan 12 Eylül
yıldönümü bize bunları düşündürürken diğer yandan Trabzon’da olan ve hemen tüm
gazetelere yansıyan başka bir haber dikkat çekti. Yurttaşlar, Toplum Destekli
Polis tarafından açılan gönüllü parmak izi bürosunun önünde kuyruklar
oluşturmuşlar. Gönüllü olarak kendi bilgilerini ve parmak izlerini elektronik
sisteme vermek için izdiham yaratmışlar.
Hala anlamayan ve çok
merak eden varsa işte size 12 Eylül’ün toplumsal sonuçları…
ABD’de 1980’li yılların
ortalarından itibaren profesyonel polislik yerini toplum destekli polislik
uygulamalarına terk etmeye başlamış. Ülkemizde bu çalışmayı yürütenler “Problem
çözmeye odaklanmak suretiyle sorumluluk ve etkinliği geliştirmeyi hedefleyen,
müşteri odaklı hizmet sunma felsefesi, önleme, problem-çözme, toplumla
işbirliği ve ortak çalışmalar gibi faaliyetlerin yanı sıra, geleneksel kolluk
uygulamaları özelliklerini de kapsayan polisiye servislerin sunulması suretiyle
suç ve sosyal düzensizliğe odaklanan bir felsefe, bir bölgeye atanan ve o bölge
sakinleri ve o bölgede çalışan ve yaşayan esnaflar ile birlikte çalışmayı,
onlarla buluşmayı kapsayan polislik metodu olarak tanımlamaktadırlar.
“Müşteri odaklı bu
felsefe” hepinize tanıdık geliyor değil mi?
Toplum destekli polis
çalışması, pilot olarak çeşitli illerde üstüne üstlük AB kaynaklı bir finansman
yöntemi ile örgütlenmekte ve yürütülmektedir.
Hemen tümü yüksek öğrenim görmüş, motorize haldeki ekipler, bu kentlerde
ya kapınızı çalmakta, ya sitelerde okullarda toplantılar düzenlemekte ve
etkinliklerini gün geçtikçe arttırmaktadırlar. Elbette ülkenin kolluk güçleri
kendince uygun gördüğü yöntem ve alanlarda faaliyetlerini yasal mevzuat çerçevesinde
yürütebilir.
Burada asıl sorgulanması
gereken, yurttaşların kendi ayakları ile giderek kişisel bilgilerini- ki parmak
izi çok önemli bir kişisel bilgidir- vermeleridir. 12 Eylül’ün üzerinden henüz
birkaç yıl geçmiş olduğu günlerde İstanbul’da Nazi kıyafeti giyerek yurttaşlara
kimlik soran ve onları yere yatırarak üstlerini arayan, durdurduklarına topluca
ve saçma hareketler yapmalarını emrederek bunları yaptıran tiyatrocuları
hatırlayalım. O zaman Nokta Dergisi’ne kapak olan bu ironik faaliyet üzerinde
çok yazılıp çizilmişti.
Aradan geçen 30 yıla
yakın süre o günkü ironik faaliyetin, nasıl bu gün parmak izi olayıyla
genlerimize kadar işlediğini ortaya koyan önemli bir gerçek olarak karşımızda
durmaktadır.
Yurttaşlık haklarını
bilmeyen, en basit doğrular ile yanlışları birbirinden ayıramayan ve yaşadığı
dünyaya hükmetmek için müdahale etmeyen bir ülke yaratan 12 Eylül, ikiz
kulelere çarpan uçakların yarattığı ve ABD’yi yönetenlerin mal bulmuş mağribi
gibi üzerine çullandıkları yeni güvenlik anlayışının yansımaları bu durumu
giderek güçlendirmiş, özel yaşamın mahremiyetine yönelik ve insan hakkı ihlali
bile sayılabilecek uygulamalar sıradan işlemlere dönüşmüş durumdadır.
Aklın egemenliği yerini
güvenliğin barbarlığına bırakmış durumdadır. Trabzon’da rahip cinayetleri ve
Hırant DİNK’in cinayetini ört bas etmek olarak kendini belli eden ve bir çok
yazar-çizer-sanayici meşhurun Trabzon’u seviyoruz, kenti kirletmeyin nidaları
da yakın geçmişin unutulmuş gazete sayfalarını süslüyor. Hatta gazete kağıtları
henüz sararmadı bile…
Yine yakın geçmişte bir
koyun sürüsü önde giden koyunun ardından kendini uçurumdan ölüme atmıştı.
Gazeteler bunu alay konusu yapmışlar ve kendimize hiç ders çıkarmaya
çalışmamıştık.
12 Eylül geçeli çok oldu
değil mi?
1990’da doğan oğlum hala
bana soruyor:
O günlerde olanlarla
ilgili öğrendiklerim gerçek mi baba diye….
Sizce ona ne söylemek
gerek.
24 Ağustos 2008 Pazar
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

