16 Şubat 2006 Perşembe
28 Aralık 2005 Çarşamba
BURSA’DA MEVCUT ÇEVRE YÖNETİMİ
İkinci bin yılın bittiği ve yeni bir bin yıla giren dünya
ve dolayısıyla insanlık tarihinde, düşünenlerin yaşama katkıları daha da önemli
hale gelmiştir. Ne var ki genel olarak ülkeye ve yerelde kentimize doğru bir
perspektif ortaya konulduğunda kapitalizmin aç gözlülüğü ile vahşi iştahının
son iki yüz yılda dünyayı yaşanmaz hale getirdiğini saptamak olanaklıdır. Ozon
tabakasının delinmesi sera etkisi ve atmosferin sonucu kutupların erimeye başlamasından tutunda, kirletici gazlara, su, toprak ve
hava kirliliği dünyada yaşamı tehdit etmektedir. Bu tablonun başat aktörü ise
kar etme,rant sağlama hırsı olarak karşımıza çıkmaktadır. Gezegenimizdeki bu
gelişmeye koşut olarak 1980’li yıllardan itibaren ülkemizde de olağanüstü bir yağma ve yok etme
süreci ivmesi artarak sürmektedir. O kadar ki 21.yüzyıl kapitalizminin anayasası olarak tanımlanan Çok Taraflı
Yatırım Anlaşması(MAI-Multilateral Agreement on İnvestment)gibi bir heyulanın bile üstünde yaptırım ve
avantajlarla, ülkelerdeki sömürgenler, Anadolu topraklarının suyunu,havasını ve
toprağını doğal mirasını yok
etmektedirler. MAI denilen tekellerin
düzeni uluslararası ölçekte bir hukuksal alt yapı yaratma çabası olarak
algılanırken; ülkemizde haklarında yargı kararları olmasına karşın çevre katliamları sürmekte, tıpkı Susurluk
olayında olduğu gibi; ülkemizde süreç çevreyi yok edenleri de “kahraman ilan
etme” çelişkisini taşımaktadır.
Bu süreç Bursa’da da ülkemizin diğer kentlerinden çok daha
yoğun ve çarpıcı olarak yaşanmaktadır.
Dileğimiz bu olumsuzluğa karşı duran çalışmaların ve duyarlılığın, toplumun tüm kesimlerine
ulaşması,karşılık bulması, bu kentte yaşayan
insanları örgütlenmeye ve bu yok
edici dalgayla mücadeleye katmasıdır ki bu devasa sorunun başkaca çözümü de
yoktur.
1.ŞEHİR TEMİZLİĞİ
VE KATI ATIKLAR
Aslında bu sorun su
eldesi sorunu ile birlikte ele alınması gereken bir sorundur. Çünkü tarımsal
amaçlı suyun kirlenmesinin en önemli kollarından birisi Deliçay ve Nilüfer
çaylarının gerek evsel atıklar ve gerekse sanayi atıkları ile kirlenmesidir. Bu
nedenle Bursa’da kanalizasyon için yeni
yapılan yatırımda, evsel atıklar ile yağmur sularının ayrı ayrı toplanması yönünde doğru ve yerinde
bir yatırım yapılmıştır. Yağmur suyunu ayrıca toplamak ve arıtma masrafını düşürmek hem mantıklı bir
yaklaşımdır hem de Deliçay ve Nilüfer çayının temizlenmesi yönünde önemli bir
adımdır. Bursa için üretilen Katı
Atık Yönetimi projesi eskisine göre bir ilerlemeyi ifade etmektedir. Bursa’nın
sanayi ve tıbbi klinik atıkları ile ilgili önemli sorunlar vardır. Klinik
atıklar yeni depolama sahasına 5 m3lük
özel çukurlara gömülmekte,sanayi atıkları ise Kocaeli’nde yer alan İZAYDAŞ’a
gönderilmektedir. Tehlikeli Atıklar sınıfında yer alan diğer atıklar da yine
İZAYDAŞ’a gönderilmektedir. Eski teknolojiye sahip bu tesisin kapatılması
gerekirken yaygın hizmet vermeye başlaması düşündürücüdür. Bu konuda bölgesel
ölçekte bir çöp yok etme tesisinin planlanması ve yapılması zorunluluğu vardır.
Öte yandan çöplerin merkezinde yani üretildiği noktada ayrıştırılmasına dönük
kapsamlı bir proje başlatılmalı ve ekonomik çöp tanımı yapılarak kente kazanç
sağlama,kompostlama yöntemi ile enerji eldesine dönük proje çalışmaları
yapılmalıdır.
Yabancı ülkelerde, ilk ve orta öğrenim öğrencilerine yaz tatilleri
için yapılan bir uygulamanın ivedilikle bu kent içinde yaratılması
gerekmektedir. Bu proje de öğrencilerden yeni eğitim dönemi başlarken ülkenin
özelliğine bağlı olarak bir kavanoz reçel,10 kilo yabani meyve vb. toplaması
istenmekte bu şekilde toplanan kaynaklar okullara gelir sağlaması
sağlanmaktadır. Ülkemizde de bu proje çöp toplamaya yönelik olarak
gerçekleştirilebilir.
2.
SU KAYNAKLARININ KORUNMASI VE SU
KİRLİLİĞİNİN ÖNLENMESİ
Bursa metropolitan belediyeler içinde suyu en pahalı içen
kenttir. Üstelik Evliya Çelebi’nin “şehr-i Bursa sudan ibaret” demesine karşın.
Su konusunu 3’e ayırarak incelemek bize çözüm kolaylığı sağlayacaktır.
1. Evsel Kullanım ve İçme suyu
2. Tarımsal Kullanım
3. Sanayi suyu kullanımı
Oysa bu gün Bursa’da
asıl sorun içme ve kullanım suyu ile ilgili değildir. Çınarcık Barajı
ile Nilüfer Barajı’nın devreye girmesinden sonra Bursa kenti içme suyu
sıkıntısı çekmeyecektir. Tarımsal amaçlı sulama suyu için ağırlıklı olarak
kullanılan YAS(yeraltısuyu) rezervi günden güne iki ana tehdit altında yok
olmaktadır. Bunlarda ilki gerek OSB ve DOSAB’ın ve gerekse ovanın muhtelif
yerlerine noktasal olarak dağılan sanayi kuruluşları ile tarımsal işletme
ve/veya depo ruhsatlı tekstil işletmelerinin, su ihtiyacının YAS rezervinden
sağlanmasıdır. Bu sayede Bursa bu gün 2020’li yılların YAS rezervini kullanmaya
başlamıştır. İkinci ve daha önemli tehdit ise YAS üzerindeki kirlenme
tehdididir. Yukarıda sözü edilen sanayi
kuruluşları su sağlamak amacıyla % 90’ı
kaçak olmak üzere ovanın muhtelif noktalarında derin artezyenler açmakta ve
YAS’tan su almaktadırlar. Ancak alınan bu sular çeşitli kimyasal ve tekstil
sektörüne özgü süreçlerden geçtikten sonra, bir kısmı Deliçay ve/veya Nilüfer
çayına, bir kısmı da daha derin kuyular açarak “derin deşarj” yöntemiyle YAS
altı tabakalara gönderilmektedir. Bu ise YAS’ın kirliliğini son 20 yılda 1000
kat arttırmıştır. İşte bu kentte yetişen hububat,sebze ve meyveler, bu
kirlenmiş ve ağır metallerle yüklenmiş sularla sulanmakta ve kent halkı
tarafından da yenmektedir.
Bu Bursa kentindeki
en gizli ama en ağır çevre sorunudur. İstendiğinde YAS’ın 70 metre derinlikte
nasıl azot vb. kirliliği taşıdığı yapılacak testlerle kanıtlanabilir.
Son
olarak ise sanayiinin su kullanımı sorununu ele alırsak,bu gün için bu sorunun
nasıl çözüldüğü ortadadır. Bu kentin yerel yönetimi öncelikle merkezi irade ile
masaya oturacaktır. Başka konuların
yanında esas ve önsel olarak Bursa kentinin tüm su rejimini yönetmeye talip
olmalıdır. Kesin olarak su rejimi Belediye tarafından yönetilmek zorundadır.
Ancak bu sayede sanayiinin ham su
gereksinimi sağlanabilir. Bu noktada bir traji komik olay da anmak gerekiyor.
Halkın malı olan Bursa yer altı termal suyu bedeli ödenmeksizin birileri
tarafından kullanılmaktadır. ,en son
Polisevi için yapılan kaçak sondaj sonucu ortaya çıkan durum kentte işleyen
yöntemlerin bir kanıtıdır.
3. ENERJİ KULLANIMI
Hemen
herkes enerjiyi esas olarak elektrik
enerjisi olarak kavranmış ve Bursa ve çevresinde planlanan,proje halinde olan
veya yapılmakta olan elektrik enerjisi sistemleri ile ilgili bilgiler ele
alınmıştır. Ele alınan Orhaneli Termik
Santrali, Ovaakça DKÇS ile ilgili teknik bilgiler vardır. Özellikle Orhaneli ve
Ovaakça’da yapılan santrallere karşı Bursa’da verilen mücadele’nin altı
çizilmelidir. Çünkü bu iki santralle ilgili sorunlar vardır ve bunlar izlenmek
zorundadır. Öte yandan hidro elektrik enerjisi ve doğalgaz dışında başkaca ve
yenilenebilir enerji kaynakları yokmuş gibi davranılmış,alternatif enerji
kaynaklarının araştırılması vb. herhangi bir çalışma yapılmamıştır. Veriler,
Bursa’nın doğalgaz gibi yabancı bir kaynağa teslim olduğunun da açıkça
göstermekle birlikte gaz yokluğunun olası sonuçlarının neler olacağı
tartışılmamaktadır. Bu duruma örnek olarak ise son günlerde kamuoyunu meşgul
eden ERTUĞRULKENT projesi vardır. BOTAŞ
bölgeye gaz veremeyeceğini açıklarken,BUSKİ de su bağlanması ile ilgili
ve kanalizasyon ile ilgili problemler olduğunu belirtmiştir.
4. ÇEVRE YÖNETİMİ
Bu kentteki sorunlar ancak bu kentin halkının bu sorunlara
sahip çıkması ve bu yöndeki örgütlülüğü ile çözülebilecektir..
Kentteki çeşitli mesleki alanlara ilişkin “DENETİM
MEKANİZMALARI” oluşturulmalıdır. Bu mekanizmalarda TMMOB’ne bağlı meslek
odaları,Baro,BSMM Odası, vb. örgütlenmeler etkin olarak yer almalıdırlar. Örneğin
yapı denetiminde Mimarlar Odası,İnşaat Mühendisleri Odası,Elektrik Mühendisleri
Odası,Makina Mühendisleri Odası, asansörlere ruhsat vermek için Makina
Mühendisleri Odası bağımsız şekilde denetimde yer almalıdır.
5.
YEŞİL ALANLAR
Yeşil
Alanlar ile ilgili olarak söylenebilecek tek şey rahmetli eski belediye
başkanlarından Sn. Reşat OYAL’ın da söylediği gibi Yeşil Bursa’ya yazık
olmuştur. Bursa giderek daha fazla yeşilinden kaybetmektedir. Bu gün Kültürpark
dışında yeşili kalmayan kentimize Uludağ eteklerinden, Teleferikten
bakıldığında yeşil olarak kalan yerlerin sadece kamu kurumlarına ait arazilerin
olduğu rahatlıkla görülecektir. Aynı
zamanda son dönem Belediye projelerine bakıldığında da aynı arazilerin
yağmalanmasına yönelik proje önermelerinin bolca bulunduğu saptanabilecektir.
Bunların başlıcaları arasında İpekiş- Merinos
arazileri olduğu gibi, henüz dillendirilmeyen DSİ- Köy Hizmetleri-
Karayolları gibi kurum arazilerinin de adı “kentsel
restorasyon projesi” olacak olan ama kendisi yada işlevi Bursa’nın son
yeşilini yok etme planı olacak olan
projelerle karşılaşmaktan korkmaktayız. Böyle bir anlayış ile Çevre
Eğitimi- Çevre Yönetimi- Yeşil Alan koruması sağlamak olanaklı mıdır? Buna
çözüm olarak Bursalılar bu alanların kamu kuruluşlarınca terk edilmesinden
sonra yeşil alan olarak kullanılması için Belediye Meclisine baskı yapmalı ve
bu alanların belediyeye devrinden itibaren yeşil alan olarak ilan edilmesi için
mücadele örgütlemelidir.
6. PLANLAMA
ÇALIŞMALARI VE ŞEHİRLEŞME
Bursa kentinin yaklaşık % 25’i tarihsel ve doğal sit alanı
kapsamında değerlendirilecek bir dağılıma sahiptir. 1200 HA’lık bu alan
korunmayı bir kenara bırakalım, belki de Bursa’da en yoğun yağma ve yok edilme
ile yüz yüzedir. Artık kent içinde çocuklarımıza ve/veya gelen turistler
övünerek gösterebileceğimiz bir Osmanlı evi prototipi kalmamıştır. Sivil mimari
örneği olan bu evler bir kenara bırakalım, tarihsel özelliği dillere destan
olmuş, yüzyıllar boyu gezgin ve kaşiflerin ilgisini çekmiş,adına savaşlar
düzenlenmiş ipek yolunun otelleri ve konaklama yerleri anlamına gelen
kervansaraylar, hanlar yok edilmişlerdir. Bunun en canlı kanıtı ZAFER PLAZA
olarak tanımlanan ve o bölgedeki tarihsel doku içinde oldukça önemli bir yer
tutan Pirinç Hanı’nın sözde özel sektör-belediye işbirliği ile
güzelleştirilmiştir.(!) Bu gün için Ulucamii bile yok olma tehlikesi ile karşı
karşıyadır. Yıllardır yapılan asfaltlama çalışmaları sonucu kot yükselmesi
olacağı bilindiği halde Ulucamii’nin toprağa gömülmesine göz yumulmuştur. Kent
içinde tarihsel değeri bulunan camiler,türbelerin etraflarındaki yapılaşma
ayıklanamamış, tersine yoğun yapılaşma baskısı altında yok olmuşlardır. Diğer
açıdan bakıldığında şimdiye dek iş başına gelen yerel yönetimler, Bursa halkına
hizmet amacı ile konut alanları üretememiş,konut alanı olarak planladıkları
bölgeleri müteahhitlerin insafına terketmişlerdir. Öyle ki son 20 yıllık
süreçte belediyeler çok büyük konut kooperatifleri de dahil olmak üzere söz
konusu yapıların ne projelerini nede imalat süreçlerini denetleyebilmiştir.
Daha doğru bir ifade ile yap-satçı müteahhitlerin etkisi ile yurttaşları
kalitesiz yapılarda yaşamaya mahkum etmiştir. Eminiz ki bu işte sorumluluğu
bulunan şehir plancılarından, belediye başkanlarına kadar herkes tarih önünde
bu hesabı vereceklerdir.
Kaçak yapı sorunu bu gün için, 1970’li yıllardaki gibi bir
yapı ve içerikte değildir. İster hisseli parsel yöntemiyle, ister devlete ait
arazilere yapılsın, kaçak yapılaşmanın ilk dönemlerinde olduğu gibi ihtiyaç
gidermek amacıyla konut yapılmamaktadır. Yapılan binalar kaçak gecekondular
olmaktan kaçak apartmanlar ve giderek kaçak siteler ve kaçak şehirlere doğru
evrilmiştir. Bunun kentimizdeki en tipik örneği ise YEŞİLŞEHİR’dir.
ERTUĞRULKENT’te yapılanlar da Yeşilşehir’in bir başka versiyonudur. Bereketli
topraklar üzerinde nasıl bina üretilebileceğinin Bursa’da örnekleri
verilmektedir. Başka çare yok diyen sözde yöneticilerin Bursa’da sürdürdükleri
ve ortak oldukları bir yağmadır bu.
Bu
aynı zamanda bir dalga olarak 1980’li yıllarda yükselmeye başlayan ve Özal’la
somutlaşan üretime dayalı ekonomik düzenden,yap-satçı,yap-işlet-devretçi ve
rantiyeye dayalı ekonomik düzene doğru evrimin bir sonucu olarak büyümüştür.
1985 yılında yürürlüğe giren 3194 sayılı İmar Yasası bu yağmacılığın yasal dayanağı haline gelmiş,emlakçı,müteahhit
vb. kesimler belediye meclislerine etki ederek kirli emellerine ulaşmışlardır.
Öyle ki bu uğurda uluslar arası ilişkilere bile girilmiştir. Bu dalgaya karşı
durmak için özellikle çevre ölçeğinde herkesin hangi safta olduğuna karar vermesi
ve verdiği kararın “gereğini yerine getirmesi” gereklidir.
23 Aralık 2005 Cuma
BURSA’NIN SUYU
Bursa’nın su
kaynağı Uludağ’ın kendisidir. Daha doğru bir ifade ile Bursa kenti ve ovasının
bu kadar verimli olması, Uludağ’a ve ondan doğan su kaynaklarına bağlıdır. 1997
yılı Bursa Su ve Kanalizasyon İdaresi(BUSKİ) verilerine göre
Doğancı Barajı 89.0 Milyon m3
Pınar Kaynaklı Sular 5.5
Milyon m3
Yeraltı Suları 16.0 Milyon m3
olmak üzere toplam
110.5 milyon m3 su
kullanılmaktadır. Bu mevcudun tamamı Uludağ kaynaklı olup,kentteki halkın
kullanım suyundan, tarımsal amaçlı sulamaya, endüstriyel kullanıma dek tüm
alanlarda Uludağ kaynaklı sular kullanılmaktadır. Doğancı Barajı rezervleri
kenti beslemekte kim zaman yetersiz kalmaktadır. Bu amaçla Doğancı üzerine bir
rezervuar baraj inşaatına başlanmıştır. Bu aynı zamanda bir başka gerçeğe de
işaret etmektedir. Doğancı ile Uludağ’dan tuttuğumuz su bıraktığımız sudan daha
azdır. Ayrıca pınar kaynaklı suları yılda 23 milyon m3 düzeyine çıkarmak olanaklıdır. BUSKİ
tarafından pınar kaynaklı sulara yönelik olarak planlar yapılmış,bazı noktalardaki
çalışmalar kullanıma sunulma düzeyine gelmiştir. BUSKİ 2040 ‘lı yıllar için
önüne koyduğu hedefi 2020 düzeyine çekmiştir. Uludağ pınar kaynaklarından doğal
cazibe ile gelen sulardan 140.000 kişinin yaralanması ve beslenmesi
olanaklıdır.
Kaldı ki diğer bir
kaynak olan yer altı suları da yılda 60
milyon m3 su verir düzeye çekilebilecek durumdadır. BUSKİ bu
konudaki projelerini oluşturmuş ve gerekli arıtma,pompaj istasyonlarının
ihaleleri gerçekleştirilmiştir. Öte yandan bu kaynakların içerisinde en
büyüklerinden birisi olan ve şu anda kentte yaşayanlardan yaklaşık 10.000
kişinin kullandığı su olan KIRKPINARLAR su kaynağı ve su toplama havzası
üzerine Uludağ 2. Gelişim Bölgesi adlı
bir ucube yapılmıştır. Toplam 12 parselden oluşan bu bölgenin tamamı
Kırkpınarlar su toplama havzası ve su kaynakları üzerinde yer almaktadır.
Evliya Çelebi,
Bursa için “Şehr-i Bursa sudan ibaret” diye yazmıştır. Su kaynaklarımızın
bolluğuna karşın Bursa kenti büyük şehirler içinde suyu en pahalı içen kent
durumundadır. Musluklarından rahatça su içilebilen bir kent olmanın cezası
olarak 1 m3 suyu 10 m3’e kadar 1,39
YTL(1.390.000.-TL) 10 m3’en sonra 2,56 YTL(2.560.000.-TL) ye içmekteyiz.
Aşağıda BUSKİ’nin resmi sitesinden alınan fiyat tarifesinden bu durum
görülmektedir. BUSKİ bu halkın cebinden almış olduğu dış kaynaklı kredileri
ödemektedir. Kredi alanlarda bunu kullananlarda gerekli hesabı yapmadıklarından
tüm Bursa olarak bu cezayı ödüyoruz.
KANALİZASYON VE
YAĞMURSUYU ÇALIŞMALARI
Sağlıklı
bir çevre, sağlıklı ve yaşanabilir bir Bursa için başlatılan altyapı
çalışmalarının bir bölümü olan Kanalizasyon ve Yağmursuyu sistemlerinin
ayrılması ile çevreye zarar vermeden yapılacak olan çalışmalarla, kanalizasyon
sorunları çözülmüş dereleri temiz akan bir Bursa yaratmayı amaçlamaktaydı. Bu amaçla kentte yapılan yağmursuyu ve
kanalizasyon çalışmalarının son durumu
aşağıda yer almaktadır.
2004 yılı Aralık
Ayı İtibarıyla :
|
İlçe
|
Kanalizasyon
(metre) |
Yağmursuyu
(metre) |
|
Nilüfer
|
24.350
|
17.913
|
|
Osmangazi
|
44.026
|
28.299 |
|
Yıldırım
|
49.436
|
32.402
|
|
Toplam
:
|
117.813
|
78.614
|
|
GENELTOPLAM:
|
196.427 m imalat
yapılmıştır
|
|
Yukarıda ilçe bazında 2004 yılı Aralık Ayı
İtibarıyla yukarıda belirtilen imalat metrajına göre Bursa genelinde 110
mahallede kanalizasyon ve yağmursuyu inşaatı çalışmaları yapılmış olup aylık
imalat ortalaması yaklaşık 16.369 metredir.
Planlanan yağmursuyu ve kanalizasyon
imalatlarının uygulamaya dönüştürülmesi yolundaki çalışmalar çerçevesinde Bursa
genelindeki atıksuların tamamını arıtma tesislerinde toplayacak 2350 km'lik
Kanalizasyon hatlarının %65'ini tamamlamayı hedefleyen BUSKİ 2004 yılı Aralık Ayı İtibarıyla %63,49’lere
ulaşmıştır.
24 Eylül 2005 Cumartesi
SARILDILAR
Bir şehir vardı.
Yeller eser yerinde.
Beş şehir vardı.
Yeller eser yerinde.
Yüz şehir vardı.
Yeller eser yerinde.
Yok olan şehirlere şiirler yazılmayacak,
şair kalmayacak ki.
Benim için bu yazıyı yazmaya başlamak çok zor oldu.
Sürekli kendi kendime çeşitli bahaneler uydurarak yazmayı erteledim. Nedeni tam
olarak tanımlamak mümkün değil gibi... Bu nedenle galiba güzel bir yazı
olmayacak. Kuru ve ruhsuz bir yazı olmasını sağlayan şey de bu olsa gerek,
belki de kendime sakladığım duygularımı ifade etmek istememem bunu sağlamış
olacak.
Bulgaristan’a
Ramazan Bayramı’nda hem kültürel ve gezi amaçlı ve hem de çeşitli görüşmeler
yapmak için bir gezi düzenledik. 6 gün süren gezide ülkeyi boydan boya kat
ettik. Sınırdan sonra doğruca Veliko Tırnova, Plevne kentlerini sonrasında ise
Kırcali, Ardino (Eğridere) , Smolyan, Sofya ve Filibe’yi dolaştık, görüşmeler
yaptık.
Bulgaristan çok güzel bir
ülke “balkan” sözcüğü ormanlık anlamına geliyor. Kelimenin tam anlamıyla
Bulgaristan balkan. Bir ülkenin bu kadar ormanlık olacağına insan inanamıyor.
Ayrıca nüfus yoğunluğunun azlığı da bu
güzelliğin bozulmasını engellemiş. Gezdiğimiz yerler içinde en çok Veliko
Tırnova’yı beğendiğimi söylemeliyim. Menderesler yaparak akan bir ırmağın
yarattığı tepeler üzerinde kurulmuş birbirine köprülerle bağlanan zamanın
olanca ağırlığı ile aktığı bizim gibi büyük ve gürültülü kentlerde yaşayanların
aradığı huzuru istemeden insana sunan güzel bir kent. Aynı hissi Ardino’da da
duyumsadığımı belirtmeliyim. Hani şair;
“zaman akıp gider
aynı kiraz dalı bir kere bile sallanmaz aynı rüzgarla”
diyor
ya inanmayacaksınız ama Ardino’da aynı kiraz dalı aynı rüzgarla sallanıyor.
İnsan kendini başka bir boyut ve zamandaymış gibi hissediyor. Oysa küçük bir
köy kadar Ardino ama içine yerleştiği vadi ve adını aldığı eğri deresi ile
zamandan ve mekandan müstesna.
Derken
Rodopların güney batısından dönerek Filibe ovasına ve oradan Sofya’ya
ulaşıyoruz. Ulaştığımızda geceye yakın saat ama sabredemiyorum. Bir an önce
görmeliyim yaşamın nasıl ve nerelerde aktığını diyor ve soğuğa aldırmadan
vuruyorum kendimi sokaklara. Hayallerimdeki Sofya değil bu geldiğim kent.
Kalbine doğru yürürken kentin ellerim cebimde ağzımda sigaramla balici-tinerci çocuklar karşılıyor
beni kumarhanelerin çiğ neonlarıyla birlikte. Geçerken sokaklardan hızlı
adımlarla geldiğim geniş meydan Osmanlı’dan kalma camisi, sosyalizm döneminden
kalma devasa Halk Meclisi binası benimle aynı yürek burkan duygularla bakıyor
caddelerde biriken çöplere ve onları ayıran yoksullara. İçerilere doğru
gidiyorum, gördüğüm yoksulluk ve yoksunluk soğuk havadan daha çok üşütüyor
ruhumu. Hayallerimdeki Sofya değil bu
geldiğim kent. Halk Meclisi binasının sağından, artık kumarhaneleşmiş o devasa
binaları arkamda bırakarak, geniş bir alana ulaşıyorum. Solumda zamana
direnerek ayakta duran Rus Ortodoks Kilisesi’nin barok sitili bakışları
karşılıyor beni. Hava ayaz, saat gece yarısı, soğuğa direnerek devam ediyorum
yola. Ama biliyorum ki beynimi uyuşturan şey bu korkunç soğuk değil, o anda anlıyorum ki bu şehrin ruhu yok. Terk
etmiş bedenini ve dönülmezcesine hiçliğe doğru fırlatmış zamanı, bir ayrılış
olmuş sokaklarından geçen eskimiş ama inleyerek çalışan tramvayların sesleri.
Vatmanları kadar mutsuz demirden bu makineler, ağır, yorgun ve ruhsuz olan bu
kenti dolaşırken geriye getiremeyecekleri günleri beyhude arıyor ve yok sayıyor
yaşanmışları, ruhu olmayanın düştüğü yerde kendi başına ve yalnızca tekrarlıyor
bir şiiri, ah Sofya ,
Erkek
kadına dedi ki:
-Seni seviyorum,
ama nasıl,avuçlarımda camdan bir şey gibi kalbimi sıkıp
parmaklarımı kanatarak
kırasıya çıldırasıya...
Erkek kadına dedi ki:
-Seni seviyorum,
ama nasıl,
kilometrelerle derin, kilometrelerle dümdüz,
yüzde yüz, yüzde bin beş yüz,
yüzde hudutsuz kere yüz...
Kadın erkeğe dedi ki:
-Baktım
dudağımla, yüreğimle, kafamla;
severek, korkarak, eğilerek,
dudağına, yüreğine, kafana.
Şimdi ne söylüyorsam
karanlıkta bir fısıltı gibi sen öğrettin bana..
Ve ben artık
biliyorum:
Toprağın yüzü güneşli bir ana gibi -
en son en güzel çocuğunu emzirdiğini..
Fakat neyleyim
saçlarım dolanmış
ölmekte olan parmaklarına
başımı kurtarmam kabil değil!
Sen
yürümelisin,
yeni doğan çocuğun
gözlerine bakarak..
Sen
yürümelisin,
beni bırakarak...
Kadın sustu.
SARILDILAR
Bir kitap düştü yere...
Kapandı bir pencere...
AYRILDILAR...
-Seni seviyorum,
ama nasıl,avuçlarımda camdan bir şey gibi kalbimi sıkıp
parmaklarımı kanatarak
kırasıya çıldırasıya...
Erkek kadına dedi ki:
-Seni seviyorum,
ama nasıl,
kilometrelerle derin, kilometrelerle dümdüz,
yüzde yüz, yüzde bin beş yüz,
yüzde hudutsuz kere yüz...
Kadın erkeğe dedi ki:
-Baktım
dudağımla, yüreğimle, kafamla;
severek, korkarak, eğilerek,
dudağına, yüreğine, kafana.
Şimdi ne söylüyorsam
karanlıkta bir fısıltı gibi sen öğrettin bana..
Ve ben artık
biliyorum:
Toprağın yüzü güneşli bir ana gibi -
en son en güzel çocuğunu emzirdiğini..
Fakat neyleyim
saçlarım dolanmış
ölmekte olan parmaklarına
başımı kurtarmam kabil değil!
Sen
yürümelisin,
yeni doğan çocuğun
gözlerine bakarak..
Sen
yürümelisin,
beni bırakarak...
Kadın sustu.
SARILDILAR
Bir kitap düştü yere...
Kapandı bir pencere...
AYRILDILAR...
Ayrılıyorum
ruhu olmayan bu kadersiz şehirden ve sen yoksun, ben yoksun.
18 Eylül 2005 Pazar
ROPONY DÖNDÜ
Ropony döndü,
şehrin yoğun ışıkları nedeniyle silikleşen ama buna aldırmayan güney doğu
yıldızına bakarak,
- O benim
işte sana oradan bakıyorum dedi. Oradan bakıyor muydu yoksa oradan bakmakla
kaçmaya mı çalışıyordu, bilmiyordu.
Pragma’ya
iyice sokuldu. Onun kolunu kendisininkine doladı. İçine tütün ve alkol karışımı
kokusunu derince çekti. Söylediği ile her şeyi halletmiş olmayı istedi. Ama
kararsızdı. Gelecek o yıldız kadar uzaktı belki de. Hafifçe doğruldu. Yüreğine
yenilmiş olmamayı isterdi. Sonra boş ver dedi kendi kendine ve şu an iyi ya
bunu yaşamalıyım. Güvenlik içinde olmak
batsın. Pragma,
-
Né
?dedi. Cezayirli bir Fransız’ın kırık aksanından çıkmış edasıyla.
-
Né né
dedi O da.
-
Yıldızın
kadar uzaktasın ve şehrin ışıkları yutuyor mu ne seni?
Cevap vermedi.
Bir saat öncesini anımsadı. Meyhanede diğer grupla birlikte Ropony, Pragma ve
Bubirebu birlikte içmişlerdi. Şişede kalanı almış ve kendilerini şehrin
sokaklarına vurmuşlardı. Meyhanede diğerlerinin düşündüklerini anlamasından
korkmuştu biraz. Biraz da alkol esrikliğinden kaygı duydu birden. Gece soğuktu,
üşümüyordu ama, kıpırdandı bankın üstünde ve Pragma’ya daha sıkı sarıldı,
gözlerini kapadı kafası derin düşüncelerle dolsun istese de olmuyordu,
gözlerini daha sıkı yumdu, mutluluktan oracıkta uyuyabilirdi.
Bubirebu,
otele dönmüştü. Uykusu gelmişti ama bir sigara yaktı. Gece soğuk ve sessizdi.
Yatağa kıvrıldı. Az önce ışıklı sokakta yarı esrik ve birbirlerine sarılmış
halde bıraktığı Ropony ve Pragmayı düşündü. Nasılda sıkı sıkıya birbirlerine
sarılmışlardı. Birbirlerine hiç benzemediklerini gördü önce. Farklı yollardan
geçmiş farklı yaşamalar sürmüşlerdi. Pragma için bu güzeller güzeli ve akıllı
kıza yakışmayacak kadar yaşlı ve sorunlu diye düşündü. Konduramıyordu açıkçası,
Pragma evli ve çocukluydu. Ropony bu işin sonunda çok üzülebilirdi. Öyle olsun
istemediğini geçirdi içinden. Birden alkolün esrikliği geçmiş gibi oldu. Pragmanın geçmişi yaşanmış yılların düş
yorgunlukları ile doluydu ve biliyordu ki bir yanı hep eksik kalmıştı.
Namlular, kör döğüşleri ve adanmışlıklarla yaşanan ve bir şeyleri değiştirmeye
olan inancın onu kör ve duygusuz ettiğini hissedebiliyordu. Şimdiden bakınca
çokça sorumluluk ve yük altında olduğunu ve kıvrandığını duyumsadığını
hatırladı.
Yatakta
döndü, leş gibi olmuş ağzına son kez götürdü sigarasını bir nefes aldı, otelin
her daim temiz olan tablasında hayatı ezmek istercesine hınçla bastırdı
izmariti parmaklarını kokladı alışanlık dehlizinde kaybolmuş gibi. Battaniyeyi
omzuna çekti havamı yoksa yüreği mi soğumuştu karar veremedi. Umarım donmazlar
ve yaşam istedikleri gibi olur dedikten hemen sonra sıkıntılı ama esrikliğin
verdiği umarsızlıkla uykuya daldı.
Ropony,
-Şimdi
kollarında olmak, saçlarımı göğsüne akıtmak ve düşler sokağında kaybolmakla
ilgili bir masal istiyorum, her öpüşte parlayan yeni bir yıldızla süslenecek
sokak ve hiç üşümeyeceğiz dedi. Pragma hafiften ürpermişti ve onu hissettiğini
hatırlatmak ister gibi. Ürperti Pragma’yı kendine getirmeye yetmemişti. Onun
aklı ve yüreği uzak yıldızlarda gençliğini arıyordu. Ropony’nin nefes
alışlarını dinlediğini sonra fark etti. Keşkelerden bir dünya kurdu kendine
çabukça. Hiçbir bağı olmadan göklerden yıldızları toplamak, nefes nefese bir
karmaşa ve kaçış planları içinde olmadan, sakin ve huzurlu olmak fikri onu Ropony’nin
baş döndürücü kokusunun labirentine doğru çekiyordu. Uzak bir ülke düşledi yok
olur gibi. Kendini yitirmiş hissetti bu genç ve güzel kızın koynunda,
kaybolmak, yıkılamaz dediği şeyleri yıkmak ve bir ırmakta ortaklaşmaktı
fikrinden akan. Ropony’nin gür ve siyah saçlarının ormanında yiteceğinden
korkarak, rüzgarın yaprakları önüne katışına daldı. Gitmek ve dönmemek istiyor
olduğunun farkına vardı. Ne istiyordu. Başını güneydoğu yıldızını görmek için
yukarıya kaldırdı. O şimdi daha çok parlıyor, çocuksu bir sevinçle
gülümsüyordu. Onu büyüklüğünü ve korkusuzluğunu yoklar gibi yutmak istedi.
Ropony’nin kaygılardan arınmış görünen güzel yüzüne bakar gibi yıldıza daldı. O
mu yıldızdı yoksa yıldız mı oydu bilemedi. Bilmem hangi galaksinin bilinmeyen
hangi köşesinde hep bir ağızdan söylenen türkülerin ve yalansız yaşamaların
olduğunu biliyordu. O anda Ropony ile yok olup-düzeltti kendi kendine- tek olup
gökyüzüne doğru yükselerek yitmeyi düşledi. Esrik değildi. Duyumsuyordu ki
bunlar masal değildi. Sakince bir kabullenişle doğruldu uyuyan Ropony’nin
dudaklarını kendininkilere dokundurduğunda tek olmuş hissetti. Uyku muydu bu
bilemedi öylece kaldı.
Ropony,
Bubirebu ve Pragma boşlukta kalmış olma hissiyle ve acelesi olmayan bir
inatla neşeli bir caddeyi geçiyorlardı.
Hep birden Nazım buraları görse adını Levski Bulvarı koyalım derdi diye
düşündüler. Herkes kendi rüyasındaydı aslında ama nasıl olduysa bu bir akıl
oyunu gibiydi ve onları sarıyordu. Açlık duyumsamışlar gibi birbirlerine
baktılar, herkes kendi rüyasına mı dönseydi. Zaten öyle değil miydi? Herkesin
kendi rüyasına dönmesine gözleriyle birbirlerine bakarak karar verdiler. Bu
karar hileliydi. Ropony ve Pragma Bubirebu’yu kendi rüyası ile baş başa
bırakarak aynı rüyaya devam etmek üzere kendilerini geniş caddeleri ve devasa
binalarıyla yitmiş bu kentin kalbine vurdular. Revaklar altında esrik
inançlarla birbirlerine sarılmanın keyfini yaşayarak dolaştılar. Nefeslerinin
biribirine karıştığı anların geçitlerini tüketerek gökyüzünden geçen şehrin
grisi ve kızılına batmış bulutları seyrettiler. Gecenin dondurucu soğuğunu
birbirlerine sokularak yenmeye çalışırken, yolda bir kafeye dalıp sıcak bir
şeyler içmek istediler. İçeri girdiler, siparişlerini verdiler, dumanı tüterek
gelen sıcak içecekler dışarıdaki buz gibi havayı tam unutturacakken
ellerinin fincanlara ulaşamadığını fark
edip, göz göze geldiler ve mutluluk içinde birbirlerine sarılarak derin ve tatlı bir uykuya daldılar.
19 Temmuz 2005 Salı
“Yaşayan Göl”ü Öldürmeyin!
Bir Organize Sanayi Bölgesi Projesi, uluslar arası
sözleşmede yer alan koruma bandını nasıl yarıya indirir?
Türkiye’nin en önemli sulak alanlarından
biri olan, uluslararası öneme sahip sulak alanlar sözleşmesine (RAMSAR) göre
korunan ve dünyada yaşayan göller listesi içerisinde yer alan ULUABAT
GÖLÜ’ nün su toplama havzası
içerisine, Karacabey 75. Yıl KOBİ Organize Sanayi Bölgesi kurulması yönünde
baskılar sürdürülmektedir.
Organize Sanayi Bölgesi olarak düşünülen alanın büyük bir bölümü Uluabat
Gölü yüzey suyu toplama havzası içerisindedir. Alan, ayrıca “Sulak Alanların
Korunması Yönetmeliği” hükümlerince belirlenen, sulak alan tampon bölgesi (göl
kıyısından en az 5 km) sınırları içerisinde kalmaktadır.
Zarar Bilançosu
4000 dekarlık alan; Karacabey ilçesine ait Seyran, Subaşı ve Canbaz
köylerinin mera arazileri iken maliye hazinesine dönüştürülmüş ve 49 milyar
gibi çok düşük (kornik) bir değere, Karacabey 75.Yıl KOBİ Kooperatifi’ne
satılmıştır.
Uluabat Gölü Organize Sanayi Bölgesi gibi büyük sorunlar yaratacak, göle
telafisi olmayacak büyük zararlar
verecek bir girişimle karşı karşıya bulunmaktadır. Yapılması düşünülen Organize
Sanayi Bölgesi’nin Uluabat Gölü’ne ve çevrede yaşayanlar üzerinde yapacağı etki
ve zararlar aşağıdaki başlıklar altında özetlenebilir:
1. Girişim, yalnız
Uluabat Gölü’nün değil, Çevre ve Orman Bakanlığının yeni RAMSAR alanı ilan
etmesi beklenen Kocaçay Deltasına kadar uzanan tüm doğal yapının ekolojik
dengesini doğrudan etkileyecektir.Bunun sonucunda sudaki bitki,balık ,su samuru
ve kuş yaşamı tehlikeye girecektir
2. Alan, Bursa ile
Karacabey ilçesinin kentsel ve sanayi gelişme yönlerinin çakışma noktasında
bulunmasından dolayı baskıya açık bir konumdadır. Burada başlayacak bir
yapılaşma, giderek daha geniş alanların yapılaşmaya açılması tehlikesini
doğuracaktır. İlk bakışta küçük ölçekli bir sanayi bölgesi olarak başlayacağı
düşünülen bu girişim, ardından tahmin edilemeyecek düzeyde bir yapılaşma, nüfus
ve kirlilik baskısını beraberinde getirecektir. Bunun sonucunda sanayi ve
gecekondulaşma çok kısa zamanda taban arazilere ve göl kıyısına kadar
inecektir.
3. Doğaya ve insana
zarar vermeden yerel kalkınmayı sağlayacak başka seçenek ve yöntemler varken,
ekolojik, toplumsal ve ekonomik taşıma kapasitesinin üzerinde sanayi alanları
oluşturmak, bölgesel kalkınmaya destek olmaktansa bölgenin toplumsal ve doğal
yaşamına büyük zarar verecektir. Bursa ve İlçelerinde sayısız OSB varken ve
birçoğu (Mustafakemalpaşa OSB de olduğu gibi) boş ve yatırımcı beklerken, yeni
bir OSB gerekli midir? Olay, yalnızca Uluabat Gölü ve havzasının sanayi
kaynaklı artıklarla kirletilmesi değil, göl ve göl havzasındaki balıkçılık,
tarım ve hayvancılık gibi etkinliklerle geçimini sağlayan binlerce insanın da
zarara uğrayacak olmasıdır.
4. Göl,
uluslararası kuş göç yollarında bulunup, Manyas Kuş Cenneti Milli Parkı,
Kocaçay ve Kocaçay Deltası ile bir bütün oluşturur. Her yıl yüzbinlerce kuş
alanın üzerinden göç etmekte, konaklamakta, kışlamakta ve üremektedir. Kuşlar ayrıca dört sulak alanlar arasında sürekli hareket
halindedir. Kurulacak sanayi bölgesinin
elektrik ihtiyacını temin etmek için daha fazla gerilim hattının çekilmesine
ihtiyaç duyulacaktır. Kötü hava şartlarda alçaktan uçmak zorunda kalacak olan
kuşlar, hatlara çarpıp telef olacaktır.
5. Uluabat Gölü’nden
su alınarak Uluabat Sulama Projesi altında 13 köyün ve 2 beldenin arazileri
sulanmaktadır. Gölde su kalitesi, çeşitli kirleticilerin etkisi ile sürekli
kötüleşmiş ve sınır noktasına ulaşmıştır. Organize Sanayi Bölgesi ve onun
getireceği diğer girişimler bu kirletmeyi daha da hızlandıracak, bu olay
bitkisel üretim ve insan yaşamında bir tehdit oluşturacaktır.
6. Bölgede egemen
olan şiddetli kuzey rüzgarı, sanayi bölgesinde ortaya çıkacak kirli havayı
tarım arazilerine ve göle taşıyacaktır.
7. Gölü korumak
için çeşitli kurum ve kuruluşlar ve gönüllü korumacılar en azından 10 yıldır
uğraşmaktadır. Araştırmalar ve iyileştirme önlemleri için hem devlet hem de
özel sektör ve Sivil Toplum Kuruluşları büyük paralar harcamışlardır. Söz
konusu sanayi bölgesinin gerçekleşmesi halinde,bütün emek ve masraflar boşuna
gitmiş olacaktır. Korumacıların şevki kırılmış olacak, bıkkınlık yaratacak, göl
sahipsiz kalacaktır.
8. Uluabat Gölü,
şu anda Türkiye'de olan 9 RAMSAR alanlarından biridir. Şimdiye kadar Çevre ve
Orman Bakanlığı, Üniversite, Doğal Hayatı Koruma Vakfı öncülüğünde yönetim
planı ve yürütme kurulu olan ve diğer alanlara örnek gösterilen tek RAMSAR
alanıdır. Göl ayrıca dünyada sadece 20 gölün sahip olduğu "Yaşayan
Göl" unvanına sahiptir. Her yıl uluslararası "Yaşayan Göl
Konferansında" bir korumacı tarafından temsil edilmektedir. Bir zaman
yeşilliği ile ünlenen ve kendisinden övgü ile söz edilen Bursa Kenti,
"Avrupa Şehri" ve Dünya Sağlık Örgütüne bağlı (WHO)
"Avrupa Sağlıklı Şehirler
Ağı’na üyedir ve 2005 yılında "Sağlıklı Kentler Zirvesine" ev
sahipliği yapacaktır. Bir kentin, bu kadar önemli bir alanı önemsemeyip
koruyamaması bir çelişki değil midir? Önemli bir prestij kaybına neden
olmayacak mıdır?
Yukarıdaki
gerekçeler ile ilerde telafi olmayacak sayısız zararları nedeniyle Uluabat Gölü
havzasına yapılması planlanan Organize Sanayi Bölgesinin kurulmasına, Mera
arazilerinin Maliye hazinesine dönüştürülmesine ve çok düşük bir bedelle
Karacabey 75. KOBİ Organize Sanayi Bölgesi Kooperatifine satılmasına karşı
olduğumuzu bildirmek istiyoruz.
http://v3.arkitera.com/h3167-yasayan-golu-oldurmeyin.html
http://v3.arkitera.com/h3167-yasayan-golu-oldurmeyin.html
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)










