28 Aralık 2005 Çarşamba

BURSA’DA MEVCUT ÇEVRE YÖNETİMİ


İkinci bin yılın bittiği ve yeni bir bin yıla giren dünya ve dolayısıyla insanlık tarihinde, düşünenlerin yaşama katkıları daha da önemli hale gelmiştir. Ne var ki genel olarak ülkeye ve yerelde kentimize doğru bir perspektif ortaya konulduğunda kapitalizmin aç gözlülüğü ile vahşi iştahının son iki yüz yılda dünyayı yaşanmaz hale getirdiğini saptamak olanaklıdır. Ozon tabakasının delinmesi sera etkisi ve atmosferin   sonucu kutupların erimeye başlamasından  tutunda, kirletici gazlara, su, toprak ve hava kirliliği dünyada yaşamı tehdit etmektedir. Bu tablonun başat aktörü ise kar etme,rant sağlama hırsı olarak karşımıza çıkmaktadır. Gezegenimizdeki bu gelişmeye koşut olarak 1980’li yıllardan itibaren  ülkemizde de olağanüstü bir yağma ve yok etme süreci ivmesi artarak sürmektedir. O kadar ki 21.yüzyıl kapitalizminin  anayasası olarak tanımlanan Çok Taraflı Yatırım Anlaşması(MAI-Multilateral Agreement on İnvestment)gibi  bir heyulanın bile üstünde yaptırım ve avantajlarla, ülkelerdeki sömürgenler, Anadolu topraklarının suyunu,havasını ve toprağını doğal mirasını  yok etmektedirler. MAI denilen  tekellerin düzeni uluslararası ölçekte bir hukuksal alt yapı yaratma çabası olarak algılanırken; ülkemizde haklarında yargı kararları olmasına karşın  çevre katliamları sürmekte, tıpkı Susurluk olayında olduğu gibi; ülkemizde süreç çevreyi yok edenleri de “kahraman ilan etme” çelişkisini taşımaktadır.
Bu süreç Bursa’da da ülkemizin diğer kentlerinden çok daha yoğun ve çarpıcı olarak yaşanmaktadır.
Dileğimiz bu olumsuzluğa karşı duran çalışmaların  ve duyarlılığın, toplumun tüm kesimlerine ulaşması,karşılık bulması, bu kentte yaşayan  insanları  örgütlenmeye ve bu yok edici dalgayla mücadeleye katmasıdır ki bu devasa sorunun başkaca çözümü de yoktur.

1.ŞEHİR TEMİZLİĞİ VE KATI ATIKLAR

Aslında bu sorun  su eldesi sorunu ile birlikte ele alınması gereken bir sorundur. Çünkü tarımsal amaçlı suyun kirlenmesinin en önemli kollarından birisi Deliçay ve Nilüfer çaylarının gerek evsel atıklar ve gerekse sanayi atıkları ile kirlenmesidir. Bu nedenle  Bursa’da kanalizasyon için yeni yapılan yatırımda, evsel atıklar ile yağmur sularının  ayrı ayrı toplanması yönünde doğru ve yerinde bir yatırım yapılmıştır. Yağmur suyunu ayrıca toplamak  ve arıtma masrafını düşürmek hem mantıklı bir yaklaşımdır hem de Deliçay ve Nilüfer çayının temizlenmesi yönünde önemli bir adımdır. Bursa için üretilen Katı Atık Yönetimi projesi eskisine göre bir ilerlemeyi ifade etmektedir. Bursa’nın sanayi ve tıbbi klinik atıkları ile ilgili önemli sorunlar vardır. Klinik atıklar yeni depolama sahasına 5 m3lük özel çukurlara gömülmekte,sanayi atıkları ise Kocaeli’nde yer alan İZAYDAŞ’a gönderilmektedir. Tehlikeli Atıklar sınıfında yer alan diğer atıklar da yine İZAYDAŞ’a gönderilmektedir. Eski teknolojiye sahip bu tesisin kapatılması gerekirken yaygın hizmet vermeye başlaması düşündürücüdür. Bu konuda bölgesel ölçekte bir çöp yok etme tesisinin planlanması ve yapılması zorunluluğu vardır. Öte yandan çöplerin merkezinde yani üretildiği noktada ayrıştırılmasına dönük kapsamlı bir proje başlatılmalı ve ekonomik çöp tanımı yapılarak kente kazanç sağlama,kompostlama yöntemi ile enerji eldesine dönük proje çalışmaları yapılmalıdır.
Yabancı ülkelerde, ilk ve orta öğrenim öğrencilerine yaz tatilleri için yapılan bir uygulamanın ivedilikle bu kent içinde yaratılması gerekmektedir. Bu proje de öğrencilerden yeni eğitim dönemi başlarken ülkenin özelliğine bağlı olarak bir kavanoz reçel,10 kilo yabani meyve vb. toplaması istenmekte bu şekilde toplanan kaynaklar okullara gelir sağlaması sağlanmaktadır. Ülkemizde de bu proje çöp toplamaya yönelik olarak gerçekleştirilebilir.


2.     SU KAYNAKLARININ KORUNMASI VE SU KİRLİLİĞİNİN ÖNLENMESİ

Bursa metropolitan belediyeler içinde suyu en pahalı içen kenttir. Üstelik Evliya Çelebi’nin “şehr-i Bursa sudan ibaret” demesine karşın. Su konusunu 3’e ayırarak incelemek bize çözüm kolaylığı sağlayacaktır.
1.     Evsel Kullanım ve İçme suyu
2.     Tarımsal Kullanım
3.     Sanayi suyu kullanımı
Oysa bu gün Bursa’da  asıl sorun içme ve kullanım suyu ile ilgili değildir. Çınarcık Barajı ile Nilüfer Barajı’nın devreye girmesinden sonra Bursa kenti içme suyu sıkıntısı çekmeyecektir. Tarımsal amaçlı sulama suyu için ağırlıklı olarak kullanılan YAS(yeraltısuyu) rezervi günden güne iki ana tehdit altında yok olmaktadır. Bunlarda ilki gerek OSB ve DOSAB’ın ve gerekse ovanın muhtelif yerlerine noktasal olarak dağılan sanayi kuruluşları ile tarımsal işletme ve/veya depo ruhsatlı tekstil işletmelerinin, su ihtiyacının YAS rezervinden sağlanmasıdır. Bu sayede Bursa bu gün 2020’li yılların YAS rezervini kullanmaya başlamıştır. İkinci ve daha önemli tehdit ise YAS üzerindeki kirlenme tehdididir.  Yukarıda sözü edilen sanayi kuruluşları  su sağlamak amacıyla % 90’ı kaçak olmak üzere ovanın muhtelif noktalarında derin artezyenler açmakta ve YAS’tan su almaktadırlar. Ancak alınan bu sular çeşitli kimyasal ve tekstil sektörüne özgü süreçlerden geçtikten sonra, bir kısmı Deliçay ve/veya Nilüfer çayına, bir kısmı da daha derin kuyular açarak “derin deşarj” yöntemiyle YAS altı tabakalara gönderilmektedir. Bu ise YAS’ın kirliliğini son 20 yılda 1000 kat arttırmıştır. İşte bu kentte yetişen hububat,sebze ve meyveler, bu kirlenmiş ve ağır metallerle yüklenmiş sularla sulanmakta ve kent halkı tarafından da yenmektedir.
Bu Bursa  kentindeki en gizli ama en ağır çevre sorunudur. İstendiğinde YAS’ın 70 metre derinlikte nasıl azot vb. kirliliği taşıdığı yapılacak testlerle kanıtlanabilir.
Son olarak ise sanayiinin su kullanımı sorununu ele alırsak,bu gün için bu sorunun nasıl çözüldüğü ortadadır. Bu kentin yerel yönetimi öncelikle merkezi irade ile masaya oturacaktır. Başka  konuların yanında esas ve önsel olarak Bursa kentinin tüm su rejimini yönetmeye talip olmalıdır. Kesin olarak su rejimi Belediye tarafından yönetilmek zorundadır. Ancak bu sayede  sanayiinin ham su gereksinimi sağlanabilir. Bu noktada bir traji komik olay da anmak gerekiyor. Halkın malı olan Bursa yer altı termal suyu bedeli ödenmeksizin birileri tarafından  kullanılmaktadır. ,en son Polisevi için yapılan kaçak sondaj sonucu ortaya çıkan durum kentte işleyen yöntemlerin bir kanıtıdır.

3.     ENERJİ KULLANIMI

Hemen herkes enerjiyi  esas olarak elektrik enerjisi olarak kavranmış ve Bursa ve çevresinde planlanan,proje halinde olan veya yapılmakta olan elektrik enerjisi sistemleri ile ilgili bilgiler ele alınmıştır.  Ele alınan Orhaneli Termik Santrali, Ovaakça DKÇS ile ilgili teknik bilgiler vardır. Özellikle Orhaneli ve Ovaakça’da yapılan santrallere karşı Bursa’da verilen mücadele’nin altı çizilmelidir. Çünkü bu iki santralle ilgili sorunlar vardır ve bunlar izlenmek zorundadır. Öte yandan hidro elektrik enerjisi ve doğalgaz dışında başkaca ve yenilenebilir enerji kaynakları yokmuş gibi davranılmış,alternatif enerji kaynaklarının araştırılması vb. herhangi bir çalışma yapılmamıştır. Veriler, Bursa’nın doğalgaz gibi yabancı bir kaynağa teslim olduğunun da açıkça göstermekle birlikte gaz yokluğunun olası sonuçlarının neler olacağı tartışılmamaktadır. Bu duruma örnek olarak ise son günlerde kamuoyunu meşgul eden ERTUĞRULKENT projesi vardır. BOTAŞ  bölgeye gaz veremeyeceğini açıklarken,BUSKİ de su bağlanması ile ilgili ve kanalizasyon ile ilgili problemler olduğunu belirtmiştir.


4.     ÇEVRE YÖNETİMİ

Bu kentteki sorunlar ancak bu kentin halkının bu sorunlara sahip çıkması ve bu yöndeki örgütlülüğü ile çözülebilecektir..
Kentteki çeşitli mesleki alanlara ilişkin “DENETİM MEKANİZMALARI” oluşturulmalıdır. Bu mekanizmalarda TMMOB’ne bağlı meslek odaları,Baro,BSMM Odası, vb. örgütlenmeler etkin olarak yer almalıdırlar. Örneğin yapı denetiminde Mimarlar Odası,İnşaat Mühendisleri Odası,Elektrik Mühendisleri Odası,Makina Mühendisleri Odası, asansörlere ruhsat vermek için Makina Mühendisleri Odası bağımsız şekilde denetimde yer almalıdır.

5.    YEŞİL ALANLAR
Yeşil Alanlar ile ilgili olarak söylenebilecek tek şey rahmetli eski belediye başkanlarından Sn. Reşat OYAL’ın da söylediği gibi Yeşil Bursa’ya yazık olmuştur. Bursa giderek daha fazla yeşilinden kaybetmektedir. Bu gün Kültürpark dışında yeşili kalmayan kentimize Uludağ eteklerinden, Teleferikten bakıldığında yeşil olarak kalan yerlerin sadece kamu kurumlarına ait arazilerin olduğu rahatlıkla görülecektir. Aynı  zamanda son dönem Belediye projelerine bakıldığında da aynı arazilerin yağmalanmasına yönelik proje önermelerinin bolca bulunduğu saptanabilecektir. Bunların başlıcaları arasında İpekiş- Merinos  arazileri olduğu gibi, henüz dillendirilmeyen DSİ- Köy Hizmetleri- Karayolları gibi kurum arazilerinin de adı “kentsel restorasyon projesi” olacak olan ama kendisi yada işlevi Bursa’nın son yeşilini yok etme planı olacak olan  projelerle karşılaşmaktan korkmaktayız. Böyle bir anlayış ile Çevre Eğitimi- Çevre Yönetimi- Yeşil Alan koruması sağlamak olanaklı mıdır? Buna çözüm olarak Bursalılar bu alanların kamu kuruluşlarınca terk edilmesinden sonra yeşil alan olarak kullanılması için Belediye Meclisine baskı yapmalı ve bu alanların belediyeye devrinden itibaren yeşil alan olarak ilan edilmesi için mücadele örgütlemelidir.

6. PLANLAMA ÇALIŞMALARI VE ŞEHİRLEŞME
Bursa kentinin yaklaşık % 25’i tarihsel ve doğal sit alanı kapsamında değerlendirilecek bir dağılıma sahiptir. 1200 HA’lık bu alan korunmayı bir kenara bırakalım, belki de Bursa’da en yoğun yağma ve yok edilme ile yüz yüzedir. Artık kent içinde çocuklarımıza ve/veya gelen turistler övünerek gösterebileceğimiz bir Osmanlı evi prototipi kalmamıştır. Sivil mimari örneği olan bu evler bir kenara bırakalım, tarihsel özelliği dillere destan olmuş, yüzyıllar boyu gezgin ve kaşiflerin ilgisini çekmiş,adına savaşlar düzenlenmiş ipek yolunun otelleri ve konaklama yerleri anlamına gelen kervansaraylar, hanlar yok edilmişlerdir. Bunun en canlı kanıtı ZAFER PLAZA olarak tanımlanan ve o bölgedeki tarihsel doku içinde oldukça önemli bir yer tutan Pirinç Hanı’nın sözde özel sektör-belediye işbirliği ile güzelleştirilmiştir.(!) Bu gün için Ulucamii bile yok olma tehlikesi ile karşı karşıyadır. Yıllardır yapılan asfaltlama çalışmaları sonucu kot yükselmesi olacağı bilindiği halde Ulucamii’nin toprağa gömülmesine göz yumulmuştur. Kent içinde tarihsel değeri bulunan camiler,türbelerin etraflarındaki yapılaşma ayıklanamamış, tersine yoğun yapılaşma baskısı altında yok olmuşlardır. Diğer açıdan bakıldığında şimdiye dek iş başına gelen yerel yönetimler, Bursa halkına hizmet amacı ile konut alanları üretememiş,konut alanı olarak planladıkları bölgeleri müteahhitlerin insafına terketmişlerdir. Öyle ki son 20 yıllık süreçte belediyeler çok büyük konut kooperatifleri de dahil olmak üzere söz konusu yapıların ne projelerini nede imalat süreçlerini denetleyebilmiştir. Daha doğru bir ifade ile yap-satçı müteahhitlerin etkisi ile yurttaşları kalitesiz yapılarda yaşamaya mahkum etmiştir. Eminiz ki bu işte sorumluluğu bulunan şehir plancılarından, belediye başkanlarına kadar herkes tarih önünde bu hesabı vereceklerdir.

Kaçak yapı sorunu bu gün için, 1970’li yıllardaki gibi bir yapı ve içerikte değildir. İster hisseli parsel yöntemiyle, ister devlete ait arazilere yapılsın, kaçak yapılaşmanın ilk dönemlerinde olduğu gibi ihtiyaç gidermek amacıyla konut yapılmamaktadır. Yapılan binalar kaçak gecekondular olmaktan kaçak apartmanlar ve giderek kaçak siteler ve kaçak şehirlere doğru evrilmiştir. Bunun kentimizdeki en tipik örneği ise YEŞİLŞEHİR’dir. ERTUĞRULKENT’te yapılanlar da Yeşilşehir’in bir başka versiyonudur. Bereketli topraklar üzerinde nasıl bina üretilebileceğinin Bursa’da örnekleri verilmektedir. Başka çare yok diyen sözde yöneticilerin Bursa’da sürdürdükleri ve ortak oldukları bir yağmadır bu.

Bu aynı zamanda bir dalga olarak 1980’li yıllarda yükselmeye başlayan ve Özal’la somutlaşan üretime dayalı ekonomik düzenden,yap-satçı,yap-işlet-devretçi ve rantiyeye dayalı ekonomik düzene doğru evrimin bir sonucu olarak büyümüştür. 1985 yılında yürürlüğe giren 3194 sayılı İmar Yasası bu yağmacılığın  yasal dayanağı haline gelmiş,emlakçı,müteahhit vb. kesimler belediye meclislerine etki ederek kirli emellerine ulaşmışlardır. Öyle ki bu uğurda uluslar arası ilişkilere bile girilmiştir. Bu dalgaya karşı durmak için özellikle çevre ölçeğinde herkesin hangi safta olduğuna karar vermesi ve verdiği kararın “gereğini yerine getirmesi” gereklidir.

23 Aralık 2005 Cuma

BURSA’NIN SUYU



Bursa’nın su kaynağı Uludağ’ın kendisidir. Daha doğru bir ifade ile Bursa kenti ve ovasının bu kadar verimli olması, Uludağ’a ve ondan doğan su kaynaklarına bağlıdır. 1997 yılı Bursa Su ve Kanalizasyon İdaresi(BUSKİ) verilerine göre
                    Doğancı Barajı              89.0 Milyon m3
                    Pınar Kaynaklı Sular      5.5 Milyon m3
                    Yeraltı Suları                 16.0 Milyon m3
olmak üzere toplam 110.5 milyon m3  su kullanılmaktadır. Bu mevcudun tamamı Uludağ kaynaklı olup,kentteki halkın kullanım suyundan, tarımsal amaçlı sulamaya, endüstriyel kullanıma dek tüm alanlarda Uludağ kaynaklı sular kullanılmaktadır. Doğancı Barajı rezervleri kenti beslemekte kim zaman yetersiz kalmaktadır. Bu amaçla Doğancı üzerine bir rezervuar baraj inşaatına başlanmıştır. Bu aynı zamanda bir başka gerçeğe de işaret etmektedir. Doğancı ile Uludağ’dan tuttuğumuz su bıraktığımız sudan daha azdır. Ayrıca pınar kaynaklı suları yılda 23 milyon m3  düzeyine çıkarmak olanaklıdır. BUSKİ tarafından pınar kaynaklı sulara yönelik olarak planlar yapılmış,bazı noktalardaki çalışmalar kullanıma sunulma düzeyine gelmiştir. BUSKİ 2040 ‘lı yıllar için önüne koyduğu hedefi 2020 düzeyine çekmiştir. Uludağ pınar kaynaklarından doğal cazibe ile gelen sulardan 140.000 kişinin yaralanması ve beslenmesi olanaklıdır.

Kaldı ki diğer bir kaynak olan  yer altı suları da yılda 60 milyon m3 su verir düzeye çekilebilecek durumdadır. BUSKİ bu konudaki projelerini oluşturmuş ve gerekli arıtma,pompaj istasyonlarının ihaleleri gerçekleştirilmiştir. Öte yandan bu kaynakların içerisinde en büyüklerinden birisi olan ve şu anda kentte yaşayanlardan yaklaşık 10.000 kişinin kullandığı su olan KIRKPINARLAR su kaynağı ve su toplama havzası üzerine  Uludağ 2. Gelişim Bölgesi adlı bir ucube yapılmıştır. Toplam 12 parselden oluşan bu bölgenin tamamı Kırkpınarlar su toplama havzası ve su kaynakları üzerinde yer almaktadır.
Evliya Çelebi, Bursa için “Şehr-i Bursa sudan ibaret” diye yazmıştır. Su kaynaklarımızın bolluğuna karşın Bursa kenti büyük şehirler içinde suyu en pahalı içen kent durumundadır. Musluklarından rahatça su içilebilen bir kent olmanın cezası olarak 1 m3 suyu  10 m3’e kadar 1,39 YTL(1.390.000.-TL) 10 m3’en sonra 2,56 YTL(2.560.000.-TL) ye içmekteyiz. Aşağıda BUSKİ’nin resmi sitesinden alınan fiyat tarifesinden bu durum görülmektedir. BUSKİ bu halkın cebinden almış olduğu dış kaynaklı kredileri ödemektedir. Kredi alanlarda bunu kullananlarda gerekli hesabı yapmadıklarından tüm Bursa olarak bu cezayı ödüyoruz.

KANALİZASYON VE YAĞMURSUYU ÇALIŞMALARI

Sağlıklı bir çevre, sağlıklı ve yaşanabilir bir Bursa için başlatılan altyapı çalışmalarının bir bölümü olan Kanalizasyon ve Yağmursuyu sistemlerinin ayrılması ile çevreye zarar vermeden yapılacak olan çalışmalarla, kanalizasyon sorunları çözülmüş dereleri temiz akan bir Bursa yaratmayı amaçlamaktaydı.  Bu amaçla kentte yapılan yağmursuyu ve kanalizasyon çalışmalarının son durumu  aşağıda yer almaktadır.
2004 yılı Aralık Ayı İtibarıyla :
İlçe
Kanalizasyon
(metre)       
Yağmursuyu
(metre)
Nilüfer
24.350 
17.913
Osmangazi  
44.026
28.299
Yıldırım 
49.436
32.402
Toplam : 
117.813
78.614
GENELTOPLAM: 
196.427  m  imalat yapılmıştır
 Yukarıda ilçe bazında 2004 yılı Aralık Ayı İtibarıyla yukarıda belirtilen imalat metrajına göre Bursa genelinde 110 mahallede kanalizasyon ve yağmursuyu inşaatı çalışmaları yapılmış olup aylık imalat ortalaması yaklaşık 16.369 metredir.

Planlanan yağmursuyu ve kanalizasyon imalatlarının uygulamaya dönüştürülmesi yolundaki çalışmalar çerçevesinde Bursa genelindeki atıksuların tamamını arıtma tesislerinde toplayacak 2350 km'lik Kanalizasyon hatlarının %65'ini tamamlamayı hedefleyen BUSKİ   2004 yılı Aralık Ayı İtibarıyla %63,49’lere ulaşmıştır.

24 Eylül 2005 Cumartesi

SARILDILAR


 Bir şehir vardı.

Yeller eser yerinde.
Beş şehir vardı.
Yeller eser yerinde.
Yüz şehir vardı.
Yeller eser yerinde.
Yok olan şehirlere şiirler yazılmayacak,
şair kalmayacak ki.     


Benim için bu yazıyı yazmaya başlamak çok zor oldu. Sürekli kendi kendime çeşitli bahaneler uydurarak yazmayı erteledim. Nedeni tam olarak tanımlamak mümkün değil gibi... Bu nedenle galiba güzel bir yazı olmayacak. Kuru ve ruhsuz bir yazı olmasını sağlayan şey de bu olsa gerek, belki de kendime sakladığım duygularımı ifade etmek istememem bunu sağlamış olacak.
Bulgaristan’a Ramazan Bayramı’nda hem kültürel ve gezi amaçlı ve hem de çeşitli görüşmeler yapmak için bir gezi düzenledik. 6 gün süren gezide ülkeyi boydan boya kat ettik. Sınırdan sonra doğruca Veliko Tırnova, Plevne kentlerini sonrasında ise Kırcali, Ardino (Eğridere) , Smolyan, Sofya ve Filibe’yi dolaştık, görüşmeler yaptık.
Bulgaristan çok güzel bir ülke “balkan” sözcüğü ormanlık anlamına geliyor. Kelimenin tam anlamıyla Bulgaristan balkan. Bir ülkenin bu kadar ormanlık olacağına insan inanamıyor. Ayrıca nüfus yoğunluğunun azlığı da  bu güzelliğin bozulmasını engellemiş. Gezdiğimiz yerler içinde en çok Veliko Tırnova’yı beğendiğimi söylemeliyim. Menderesler yaparak akan bir ırmağın yarattığı tepeler üzerinde kurulmuş birbirine köprülerle bağlanan zamanın olanca ağırlığı ile aktığı bizim gibi büyük ve gürültülü kentlerde yaşayanların aradığı huzuru istemeden insana sunan güzel bir kent. Aynı hissi Ardino’da da duyumsadığımı belirtmeliyim. Hani şair;
 “zaman akıp gider
   aynı kiraz dalı bir kere bile sallanmaz aynı rüzgarla”
diyor ya inanmayacaksınız ama Ardino’da aynı kiraz dalı aynı rüzgarla sallanıyor. İnsan kendini başka bir boyut ve zamandaymış gibi hissediyor. Oysa küçük bir köy kadar Ardino ama içine yerleştiği vadi ve adını aldığı eğri deresi ile zamandan ve mekandan müstesna.
Derken Rodopların güney batısından dönerek Filibe ovasına ve oradan Sofya’ya ulaşıyoruz. Ulaştığımızda geceye yakın saat ama sabredemiyorum. Bir an önce görmeliyim yaşamın nasıl ve nerelerde aktığını diyor ve soğuğa aldırmadan vuruyorum kendimi sokaklara. Hayallerimdeki Sofya değil bu geldiğim kent. Kalbine doğru yürürken kentin ellerim cebimde ağzımda  sigaramla balici-tinerci çocuklar karşılıyor beni kumarhanelerin çiğ neonlarıyla birlikte. Geçerken sokaklardan hızlı adımlarla geldiğim geniş meydan Osmanlı’dan kalma camisi, sosyalizm döneminden kalma devasa Halk Meclisi binası benimle aynı yürek burkan duygularla bakıyor caddelerde biriken çöplere ve onları ayıran yoksullara. İçerilere doğru gidiyorum, gördüğüm yoksulluk ve yoksunluk soğuk havadan daha çok üşütüyor ruhumu. Hayallerimdeki  Sofya değil bu geldiğim kent. Halk Meclisi binasının sağından, artık kumarhaneleşmiş o devasa binaları arkamda bırakarak, geniş bir alana ulaşıyorum. Solumda zamana direnerek ayakta duran Rus Ortodoks Kilisesi’nin barok sitili bakışları karşılıyor beni. Hava ayaz, saat gece yarısı, soğuğa direnerek devam ediyorum yola. Ama biliyorum ki beynimi uyuşturan şey bu korkunç soğuk değil,  o anda anlıyorum ki bu şehrin ruhu yok. Terk etmiş bedenini ve dönülmezcesine hiçliğe doğru fırlatmış zamanı, bir ayrılış olmuş sokaklarından geçen eskimiş ama inleyerek çalışan tramvayların sesleri. Vatmanları kadar mutsuz demirden bu makineler, ağır, yorgun ve ruhsuz olan bu kenti dolaşırken geriye getiremeyecekleri günleri beyhude arıyor ve yok sayıyor yaşanmışları, ruhu olmayanın düştüğü yerde kendi başına ve yalnızca tekrarlıyor bir şiiri, ah Sofya ,
Erkek kadına dedi ki:
-Seni seviyorum,
ama nasıl,avuçlarımda camdan bir şey gibi kalbimi sıkıp
parmaklarımı kanatarak
kırasıya çıldırasıya...
Erkek kadına dedi ki:
-Seni seviyorum,
ama nasıl,
kilometrelerle derin, kilometrelerle dümdüz,
yüzde yüz, yüzde bin beş yüz,
yüzde hudutsuz kere yüz...
Kadın erkeğe dedi ki:
-Baktım
dudağımla, yüreğimle, kafamla;
severek, korkarak, eğilerek,
dudağına, yüreğine, kafana.
Şimdi ne söylüyorsam
karanlıkta bir fısıltı gibi sen öğrettin bana..
Ve ben artık
biliyorum:
Toprağın yüzü güneşli bir ana gibi -
en son en güzel çocuğunu emzirdiğini..
Fakat neyleyim
saçlarım dolanmış
ölmekte olan parmaklarına
başımı kurtarmam kabil değil!
Sen
yürümelisin,
yeni doğan çocuğun
gözlerine bakarak..
Sen
yürümelisin,
beni bırakarak...
Kadın sustu.
SARILDILAR
Bir kitap düştü yere...
Kapandı bir pencere...
AYRILDILAR...

Ayrılıyorum ruhu olmayan bu kadersiz şehirden ve sen yoksun, ben yoksun. 

18 Eylül 2005 Pazar

ROPONY DÖNDÜ

Ropony döndü, şehrin yoğun ışıkları nedeniyle silikleşen ama buna aldırmayan güney doğu yıldızına bakarak,
- O benim işte sana oradan bakıyorum dedi. Oradan bakıyor muydu yoksa oradan bakmakla kaçmaya mı çalışıyordu, bilmiyordu.
Pragma’ya iyice sokuldu. Onun kolunu kendisininkine doladı. İçine tütün ve alkol karışımı kokusunu derince çekti. Söylediği ile her şeyi halletmiş olmayı istedi. Ama kararsızdı. Gelecek o yıldız kadar uzaktı belki de. Hafifçe doğruldu. Yüreğine yenilmiş olmamayı isterdi. Sonra boş ver dedi kendi kendine ve şu an iyi ya bunu  yaşamalıyım. Güvenlik içinde olmak batsın. Pragma,
-        Né ?dedi. Cezayirli bir Fransız’ın kırık aksanından çıkmış edasıyla.
-        Né né dedi O da.
-        Yıldızın kadar uzaktasın ve şehrin ışıkları yutuyor mu ne seni?
Cevap vermedi. Bir saat öncesini anımsadı. Meyhanede diğer grupla birlikte Ropony, Pragma ve Bubirebu birlikte içmişlerdi. Şişede kalanı almış ve kendilerini şehrin sokaklarına vurmuşlardı. Meyhanede diğerlerinin düşündüklerini anlamasından korkmuştu biraz. Biraz da alkol esrikliğinden kaygı duydu birden. Gece soğuktu, üşümüyordu ama, kıpırdandı bankın üstünde ve Pragma’ya daha sıkı sarıldı, gözlerini kapadı kafası derin düşüncelerle dolsun istese de olmuyordu, gözlerini daha sıkı yumdu, mutluluktan oracıkta uyuyabilirdi.

Bubirebu, otele dönmüştü. Uykusu gelmişti ama bir sigara yaktı. Gece soğuk ve sessizdi. Yatağa kıvrıldı. Az önce ışıklı sokakta yarı esrik ve birbirlerine sarılmış halde bıraktığı Ropony ve Pragmayı düşündü. Nasılda sıkı sıkıya birbirlerine sarılmışlardı. Birbirlerine hiç benzemediklerini gördü önce. Farklı yollardan geçmiş farklı yaşamalar sürmüşlerdi. Pragma için bu güzeller güzeli ve akıllı kıza yakışmayacak kadar yaşlı ve sorunlu diye düşündü. Konduramıyordu açıkçası, Pragma evli ve çocukluydu. Ropony bu işin sonunda çok üzülebilirdi. Öyle olsun istemediğini geçirdi içinden. Birden alkolün esrikliği geçmiş gibi oldu.  Pragmanın geçmişi yaşanmış yılların düş yorgunlukları ile doluydu ve biliyordu ki bir yanı hep eksik kalmıştı. Namlular, kör döğüşleri ve adanmışlıklarla yaşanan ve bir şeyleri değiştirmeye olan inancın onu kör ve duygusuz ettiğini hissedebiliyordu. Şimdiden bakınca çokça sorumluluk ve yük altında olduğunu ve kıvrandığını duyumsadığını hatırladı.
Yatakta döndü, leş gibi olmuş ağzına son kez götürdü sigarasını bir nefes aldı, otelin her daim temiz olan tablasında hayatı ezmek istercesine hınçla bastırdı izmariti parmaklarını kokladı alışanlık dehlizinde kaybolmuş gibi. Battaniyeyi omzuna çekti havamı yoksa yüreği mi soğumuştu karar veremedi. Umarım donmazlar ve yaşam istedikleri gibi olur dedikten hemen sonra sıkıntılı ama esrikliğin verdiği umarsızlıkla uykuya daldı. 

Ropony,
-Şimdi kollarında olmak, saçlarımı göğsüne akıtmak ve düşler sokağında kaybolmakla ilgili bir masal istiyorum, her öpüşte parlayan yeni bir yıldızla süslenecek sokak ve hiç üşümeyeceğiz dedi. Pragma hafiften ürpermişti ve onu hissettiğini hatırlatmak ister gibi. Ürperti Pragma’yı kendine getirmeye yetmemişti. Onun aklı ve yüreği uzak yıldızlarda gençliğini arıyordu. Ropony’nin nefes alışlarını dinlediğini sonra fark etti. Keşkelerden bir dünya kurdu kendine çabukça. Hiçbir bağı olmadan göklerden yıldızları toplamak, nefes nefese bir karmaşa ve kaçış planları içinde olmadan, sakin ve huzurlu olmak fikri onu Ropony’nin baş döndürücü kokusunun labirentine doğru çekiyordu. Uzak bir ülke düşledi yok olur gibi. Kendini yitirmiş hissetti bu genç ve güzel kızın koynunda, kaybolmak, yıkılamaz dediği şeyleri yıkmak ve bir ırmakta ortaklaşmaktı fikrinden akan. Ropony’nin gür ve siyah saçlarının ormanında yiteceğinden korkarak, rüzgarın yaprakları önüne katışına daldı. Gitmek ve dönmemek istiyor olduğunun farkına vardı. Ne istiyordu. Başını güneydoğu yıldızını görmek için yukarıya kaldırdı. O şimdi daha çok parlıyor, çocuksu bir sevinçle gülümsüyordu. Onu büyüklüğünü ve korkusuzluğunu yoklar gibi yutmak istedi. Ropony’nin kaygılardan arınmış görünen güzel yüzüne bakar gibi yıldıza daldı. O mu yıldızdı yoksa yıldız mı oydu bilemedi. Bilmem hangi galaksinin bilinmeyen hangi köşesinde hep bir ağızdan söylenen türkülerin ve yalansız yaşamaların olduğunu biliyordu. O anda Ropony ile yok olup-düzeltti kendi kendine- tek olup gökyüzüne doğru yükselerek yitmeyi düşledi. Esrik değildi. Duyumsuyordu ki bunlar masal değildi. Sakince bir kabullenişle doğruldu uyuyan Ropony’nin dudaklarını kendininkilere dokundurduğunda tek olmuş hissetti. Uyku muydu bu bilemedi öylece kaldı. 



Ropony, Bubirebu ve Pragma boşlukta kalmış olma hissiyle ve acelesi olmayan bir inatla  neşeli bir caddeyi geçiyorlardı. Hep birden Nazım buraları görse adını Levski Bulvarı koyalım derdi diye düşündüler. Herkes kendi rüyasındaydı aslında ama nasıl olduysa bu bir akıl oyunu gibiydi ve onları sarıyordu. Açlık duyumsamışlar gibi birbirlerine baktılar, herkes kendi rüyasına mı dönseydi. Zaten öyle değil miydi? Herkesin kendi rüyasına dönmesine gözleriyle birbirlerine bakarak karar verdiler. Bu karar hileliydi. Ropony ve Pragma Bubirebu’yu kendi rüyası ile baş başa bırakarak aynı rüyaya devam etmek üzere kendilerini geniş caddeleri ve devasa binalarıyla yitmiş bu kentin kalbine vurdular. Revaklar altında esrik inançlarla birbirlerine sarılmanın keyfini yaşayarak dolaştılar. Nefeslerinin biribirine karıştığı anların geçitlerini tüketerek gökyüzünden geçen şehrin grisi ve kızılına batmış bulutları seyrettiler. Gecenin dondurucu soğuğunu birbirlerine sokularak yenmeye çalışırken, yolda bir kafeye dalıp sıcak bir şeyler içmek istediler. İçeri girdiler, siparişlerini verdiler, dumanı tüterek gelen sıcak içecekler dışarıdaki buz gibi havayı tam unutturacakken ellerinin  fincanlara ulaşamadığını fark edip, göz göze geldiler ve mutluluk içinde birbirlerine sarılarak  derin ve tatlı bir uykuya daldılar.                        

19 Temmuz 2005 Salı

“Yaşayan Göl”ü Öldürmeyin!

Bir Organize Sanayi Bölgesi Projesi, uluslar arası sözleşmede yer alan koruma bandını nasıl yarıya indirir?

          Türkiye’nin en önemli sulak alanlarından biri olan, uluslararası öneme sahip sulak alanlar sözleşmesine  (RAMSAR) göre  korunan ve dünyada yaşayan göller listesi içerisinde yer alan ULUABAT GÖLÜ’ nün  su toplama havzası içerisine, Karacabey 75. Yıl KOBİ Organize Sanayi Bölgesi kurulması yönünde baskılar sürdürülmektedir.
         
          Organize Sanayi Bölgesi olarak düşünülen alanın büyük bir bölümü Uluabat Gölü yüzey suyu toplama havzası içerisindedir. Alan, ayrıca “Sulak Alanların Korunması Yönetmeliği” hükümlerince belirlenen, sulak alan tampon bölgesi (göl kıyısından en az 5 km) sınırları içerisinde kalmaktadır.

Zarar Bilançosu

          4000 dekarlık alan; Karacabey ilçesine ait Seyran, Subaşı ve Canbaz köylerinin mera arazileri iken maliye hazinesine dönüştürülmüş ve 49 milyar gibi çok düşük (kornik) bir değere, Karacabey 75.Yıl KOBİ Kooperatifi’ne satılmıştır.
         
          Uluabat Gölü Organize Sanayi Bölgesi gibi büyük sorunlar yaratacak, göle telafisi  olmayacak büyük zararlar verecek bir girişimle karşı karşıya bulunmaktadır. Yapılması düşünülen Organize Sanayi Bölgesi’nin Uluabat Gölü’ne ve çevrede yaşayanlar üzerinde yapacağı etki ve zararlar aşağıdaki başlıklar altında özetlenebilir:

1.  Girişim, yalnız Uluabat Gölü’nün değil, Çevre ve Orman Bakanlığının yeni RAMSAR alanı ilan etmesi beklenen Kocaçay Deltasına kadar uzanan tüm doğal yapının ekolojik dengesini doğrudan etkileyecektir.Bunun sonucunda sudaki bitki,balık ,su samuru ve kuş yaşamı tehlikeye girecektir

2.  Alan, Bursa ile Karacabey ilçesinin kentsel ve sanayi gelişme yönlerinin çakışma noktasında bulunmasından dolayı baskıya açık bir konumdadır. Burada başlayacak bir yapılaşma, giderek daha geniş alanların yapılaşmaya açılması tehlikesini doğuracaktır. İlk bakışta küçük ölçekli bir sanayi bölgesi olarak başlayacağı düşünülen bu girişim, ardından tahmin edilemeyecek düzeyde bir yapılaşma, nüfus ve kirlilik baskısını beraberinde getirecektir. Bunun sonucunda sanayi ve gecekondulaşma çok kısa zamanda taban arazilere ve göl kıyısına kadar inecektir.

3.   Doğaya ve insana zarar vermeden yerel kalkınmayı sağlayacak başka seçenek ve yöntemler varken, ekolojik, toplumsal ve ekonomik taşıma kapasitesinin üzerinde sanayi alanları oluşturmak, bölgesel kalkınmaya destek olmaktansa bölgenin toplumsal ve doğal yaşamına büyük zarar verecektir. Bursa ve İlçelerinde sayısız OSB varken ve birçoğu (Mustafakemalpaşa OSB de olduğu gibi) boş ve yatırımcı beklerken, yeni bir OSB gerekli midir? Olay, yalnızca Uluabat Gölü ve havzasının sanayi kaynaklı artıklarla kirletilmesi değil, göl ve göl havzasındaki balıkçılık, tarım ve hayvancılık gibi etkinliklerle geçimini sağlayan binlerce insanın da zarara uğrayacak olmasıdır.

4. Göl, uluslararası kuş göç yollarında bulunup, Manyas Kuş Cenneti Milli Parkı, Kocaçay ve Kocaçay Deltası ile bir bütün oluşturur. Her yıl yüzbinlerce kuş alanın üzerinden göç etmekte, konaklamakta, kışlamakta  ve üremektedir. Kuşlar ayrıca  dört sulak alanlar arasında sürekli hareket halindedir. Kurulacak  sanayi bölgesinin elektrik ihtiyacını temin etmek için daha fazla gerilim hattının çekilmesine ihtiyaç duyulacaktır. Kötü hava şartlarda alçaktan uçmak zorunda kalacak olan kuşlar, hatlara çarpıp telef olacaktır.

5.  Uluabat Gölü’nden su alınarak Uluabat Sulama Projesi altında 13 köyün ve 2 beldenin arazileri sulanmaktadır. Gölde su kalitesi, çeşitli kirleticilerin etkisi ile sürekli kötüleşmiş ve sınır noktasına ulaşmıştır. Organize Sanayi Bölgesi ve onun getireceği diğer girişimler bu kirletmeyi daha da hızlandıracak, bu olay bitkisel üretim ve insan yaşamında bir tehdit oluşturacaktır.

6. Bölgede egemen olan şiddetli kuzey rüzgarı, sanayi bölgesinde ortaya çıkacak  kirli havayı  tarım arazilerine ve göle taşıyacaktır.

7. Gölü korumak için çeşitli kurum ve kuruluşlar ve gönüllü korumacılar en azından 10 yıldır uğraşmaktadır. Araştırmalar ve iyileştirme önlemleri için hem devlet hem de özel sektör ve Sivil Toplum Kuruluşları büyük paralar harcamışlardır. Söz konusu sanayi bölgesinin gerçekleşmesi halinde,bütün emek ve masraflar boşuna gitmiş olacaktır. Korumacıların şevki kırılmış olacak, bıkkınlık yaratacak, göl sahipsiz kalacaktır.

8. Uluabat Gölü, şu anda Türkiye'de olan 9 RAMSAR alanlarından biridir. Şimdiye kadar Çevre ve Orman Bakanlığı, Üniversite, Doğal Hayatı Koruma Vakfı öncülüğünde yönetim planı ve yürütme kurulu olan ve diğer alanlara örnek gösterilen tek RAMSAR alanıdır. Göl ayrıca dünyada sadece 20 gölün sahip olduğu "Yaşayan Göl" unvanına sahiptir. Her yıl uluslararası "Yaşayan Göl Konferansında" bir korumacı tarafından temsil edilmektedir. Bir zaman yeşilliği ile ünlenen ve kendisinden övgü ile söz edilen Bursa Kenti, "Avrupa Şehri" ve Dünya Sağlık Örgütüne bağlı  (WHO)  "Avrupa Sağlıklı  Şehirler Ağı’na üyedir ve 2005 yılında "Sağlıklı Kentler Zirvesine" ev sahipliği yapacaktır. Bir kentin, bu kadar önemli bir alanı önemsemeyip koruyamaması bir çelişki değil midir? Önemli bir prestij kaybına neden olmayacak mıdır?



Yukarıdaki gerekçeler ile ilerde telafi olmayacak sayısız zararları nedeniyle Uluabat Gölü havzasına yapılması planlanan Organize Sanayi Bölgesinin kurulmasına, Mera arazilerinin Maliye hazinesine dönüştürülmesine ve çok düşük bir bedelle Karacabey 75. KOBİ Organize Sanayi Bölgesi Kooperatifine satılmasına karşı olduğumuzu bildirmek istiyoruz.  
http://v3.arkitera.com/h3167-yasayan-golu-oldurmeyin.html