23 Nisan 2011 Cumartesi

Şartusun yaptumaycoz*


22 Nisan 2011 günü Bartın’da bir şenlik yaşadık.
Bartın Platformunun düzenlediği miting Kemer Köprü’den Bartın meydanına kadar aktı.
20.000’den fazla Bartınlı “yaşam hakkıma dokunma” demek için “Santral Yapma Boşuna Yıkacağız Başına” sloganı ile yürüdü.
İstanbul, Bursa, Samsun, Kastamonu, Zonguldak’tan gelen ve sayıları 50 kişiyi aşmayan konuklar dışında katılımcıların tümü bölge halkından kişilerdi.
Kurucaşile,Ulus, Filyos’tan Küre Dağlarından Loç Vadisi’nden köylüler traktörlere, köy minibüslerine binmişler ve Bartın’da tek ses tek yürek olmuşlardı.
Daha kente girerken bizleri pankartlar ve tabelalar karşılamıştı zaten hepsinin tek bir ortaklığı vardı: Bartın’da termik santral istemiyoruz.
Bartın Çarşısındaki tüm dükkanların camlarında ve vitrinlerinde mitingin duyurusu yer almaktaydı.
Kentin esnafından kahvede oturanına dek herkes bu termik belanın kentlerinden uzak tutulmasını ve ülkeden de uzak tutulmasını istediklerini açık ve kesin bir dille ifade ettiler.
HEMA A.Ş. adlı kuruluş Bartın’da kurulmak istenen 2640 MW'lık 2 termik santralin projesi için önce Tarlaağzı-Gömü bölgesi için bir başvuru yapmış. Bartın Platformu’nun çabaları ile olumsuz ÇED raporu alınırken şimdi aynı şirket ilk yerin 2-3 km ötesinde Delikliburun’da başvuru yapıyor.
Bartın-Amasra arasına yapılmak istenen termik santralle ilgili ÇED süreci başlamış durumda.
Bartın, Küre Dağları Milli Parkı sınırları içinde yer alıyor. 1/100.000 ölçekli Çevre Düzeni Planı’na göre Bartın’da ağır sanayi ve enerji yatırımları yapılamayacağı kesin.
Şirket kararlı gibi görünüyor ama halk en az şirket kadar kararlı; “Termik Santrali Yaptırmayacağız” diyor.
Buna karşın termik santral yapma talepleri ardı ardına geliyor.
Bu durum sadece Bartın için böyle değil. Benzeri biçimde İskenderun Körfezi’nde de 16-17 adet termik santral yapılması için başvurular yapılmış ve lisanslar sağlanmış durumda.
Biliyorsunuz, "Çernobil nükleer felaketi"nin yıldönümü geldi çattı. Japonya’daki deprem ve ardından gelen "Fukuşima nükleer felaketi" ortada iken Başbakan ve Enerji Bakanı "nükleer santral için kazmayı vuracak hale geldik" diyor.
Başta Akkuyu ve Sinop olmak üzere 6 adet nükleer santral yapımı için hükümet yola çıkmış durumda.
Hatta İğneada Longoz’u gibi dünya harikası bir noktaya yapılması da planlanmakta.
Öte yandan Türkiye’de özellikle başta Karadeniz bölgesi olmak üzere ülkenin dört bir yanında 1400 adet hidroelektrik santral yapılmak isteniyor.
Tüm bu çabaların temelindeki amaç ortak, 21.yüzyıldaki en önemli çatışma alanının enerji olacağı kabulü ve bu kabul doğru. Önümüzdeki yüzyılda enerji sorunu ile ciddi olarak uğraşacağız.
Peki, ülkemizin enerji ihtiyacı olacağı iddiası doğru mu? Bunu tartışmamız gerekiyor.
Türkiye’nin kurulu enerji gücü 49.000 Mw ve bunun şu anda ancak yüzde 60-70’lik bir kısmı kullanılıyor.
Sözü edilen tüm tesisler yapılmış bile olsa bunların kurulu gücümüzün yüzde 20’sine ulaşamayacağı da açık.
Burada sorun bir enerji sorunu değildir. Sorun hükümetin bu alanı sermayenin insafı ve iştahına açık bir alan haline getirmek üzere yakın geçmişte yaptığı düzenlemelerdedir.
Dün Bartın halkı, termik santrale hayır diyen güçlü bir ses verdi.
24 Nisan Pazar günü İstanbul’da Kadıköy Meydanı’nda nükleer santrallere hayır denilecek.
Anadolu halkları ayakta ve suyuna, toprağına, havasına ve yaşam alanlarına karşı gelişen bu tecavüzün farkında. Bu nedenle sesini yükseltiyor
Bartın’lı yaşlı bir teyzenin dediği gibi: ŞARTUSUN YAPTUMAYCOZ

(*) Bartın yerel dilinin güzelliği ile şart olsun yaptırmayacağız.

19 Nisan 2011 Salı

'Fırıncıya Söyleyin Ekmek de Vermesin…'


Başbakan’ın 2023, Cumhuriyetin 100.yılı hayalleri kurduğu, İstanbul’da 3 kent kurulması çılgınlıklarının yaşandığı ve seçime 50 gün kalan Türkiye’de YSK’nın kararı tam anlamıyla şok yarattı.
Yüksek Seçim Kurulu (YSK), aralarında Hatip Dicle, Leyla Zana, Sebahat Tuncel, Ertuğrul Kürkçü ve Gülten Kışanak'ın da bulunduğu 12 bağımsız milletvekili adayının adaylığını, milletvekili seçilme yeterliliğini etkileyecek eski mahkumiyetleri bulunduğu gerekçesiyle iptal etti.
Kurul, bağımsız milletvekili adayları ile siyasi partilerin milletvekili geçici aday listeleri üzerindeki incelemelerini tamamlamış, milletvekili adaylarının adli sicil kayıtlarını inceleyen YSK, 12 bağımsız milletvekilinin sabıka kayıtları bulunduğunu saptamış ve milletvekili adaylıklarının iptaline karar vermiş.
YSK’nın bu tür kararlarına itiraz yolu açık değil dolayısıyla bağımsız adayları destekleyen Emek Özgürlük ve Demokrasi Bloğu’na dahil parti ve yapıların gösterdiği bağımsız adaylar için artık yapacak bir şey yok, yani yerlerine yenileri konulamayacak.
Ancak partilerin var.
Bunu neden yazıyorum çünkü sadece bağımsız adaylar için değil ÖDP adaylarının da benzeri gerekçelerle adaylıkları YSK tarafından sonlandırılmış durumda.
Başta Kürtler olmak üzere  yüzde 10’luk seçim barajının mağduru durumunda olanlar şimdi de adaylık iptali ile başka bir yola doğru itilmekteler.
Sistem kendi önlemini alıyor, geçen seçimlerde bağımsız adayların kazanmasını ve Meclis'e girmesini göz ardı eden ve büyük bir hata yaptığını gören sistem bu kez aynı hatayı tekrar etmemek için şimdi de bağımsız adayların önünü tıkıyor.
Acaba yaptıkları her davranış konuşma, eylem, hareket için dava açılan insanlar nasıl olacak da temsil edilecekler, milletvekili olacaklar?
Siyasal olarak nasıl temsil edilecekler?
Türkiye’de seçim sistemi nedeniyle halkın yarısına yakın kısmının iradesi TBMM’ye yansımaz durumda iken, baraj konusunda meclisteki hemen tüm partiler zımni bir kabul içinde davranırken, her fırsatta “dağdan inilsin, siyaset yapılsın” denilirken, adaylıkların iptali ne anlama geliyor.
Bu Türkiye demokrasisi ve Kürt Sorunu’nun çözümüne altına dinamit koymak demektir.
Bu karar ile Seçim Yasası’nın, Siyasal Partiler Yasası’nın, 12 Eylül Hukuku’na dahil olan tüm yasaların neden değişmesi gerektiği bir kez daha anlaşılmış olmalıdır.
AKP başta olmak üzere tüm siyasal partilerin bu durumu düzeltmek üzere adım atması şarttır.
Hem bu kararı alıp hem de yargıya müdahale edemeyiz sözleri, kimselere inandırıcı gelmeyecektir.
Seçimler şimdiden şaibeli hale gelmiştir.
Bu haliyle seçim yapılması demek yeni oluşacak Meclis'in de şaibeli hale düşmesi demektir.
Yeni Meclis’ten yeni bir anayasa yapma beklentisinde bulunan Başbakan’ın bu yeni Meclis'e yeni bir anayasa yaptıramaması demektir.
Aslına bakılırsa bu şaibeden en çok etkilenecek Kürtler kadar AKP’nin kendisidir aynı zamanda.
YSK’nın bu kararının anlamı Kürtlere siyaset yapmayın demek. Sırrı Süreyya Önder’in dediği gibi :
“Fırıncıya Söyleyin Ekmek de Vermesin…” 

12 Nisan 2011 Salı

Kayapa göletinde balık çiftliği


Deniz ürünleri üreticileri, doğal ortamlardaki balık stoklarının azaldığını ileri sürerek ortaya çıktığını düşündükleri açığı kapatmak için başta denizler olmak üzere her yere balık çiftliklerini kurmaya başlayınca, dünya genelinde tüketilen deniz mahsullerinin yüzde 40’ı bu tür çiftliklerden karşılanmaya başladı.
Gelecek on yıl içinde bu payın yüzde 50’yi aşacağı öngörülüyor. 
Fakat tıpkı et üretimi için fabrika tipi konsantre çiftliklerin kurulmasında olduğu gibi balık çiftlikleri de, birkaç sazan ya da yayın balığı yetiştirmek için bitki artıkları, otlar ve gübrenin verimli bir biçimde yeniden kullanılmasına dayanan geleneksel kökenlerinden saptı, endüstriyel çiftliklerde, kapalı ortamlarda üretilen balıklar için çok büyük miktarlarda yem, enerji, hastalık önleyici biyositler kullanılırken, yine büyük miktarlarda da gübre ortaya çıktı.
Günümüzde tonbalığı, somon, çizgili levrek, çipura, karagöz, karides ve diğer etobur balıkların yetiştirildiği çiftliklerde, üretilen balıktan daha fazlasının yem olarak tüketildiği biliniyor.
Endüstriyel çiftliklerin artışı ile bu çiftliklerden kaynaklı kirlilik konusu da tartışma alanımıza girmiş oldu.
Özellikle, balık kaçışı, aşırı ilaç ve biyolojik materyal kullanımına bağlı su kirliliği, suyun yeniden kullanılmasını sağlayacak teknolojilerin uygulanmıyor oluşu ve balıklardan kaynaklanan kirliliği arıtıp çevredeki sulara karışmasını engelleyecek kapalı konteynır çiftliklerin olmayışı önemli sorunlar olarak karşımızda durmaktadır.
Ülkemiz bu konuyu turistik bölgelerin yakınlarında ortaya çıkan yoğun balık çiftliği başvuruları ile öğrendi.
Son olarak ise Sığacık Körfezinde Orkinos Çiftliği kurulması çabası ile gündemimize oturdu diye düşünürken Bursa’da da bu konunun önümüze geldiğini gördük.
Bursa İl Özel İdaresi’nin Nilüfer İlçesi sınırları içinde Kayapa Mahallesi'nde bulunan Kayapa Göletinde kafeste alabalık üretimine izin verdiğini, bizi bir yurttaşımızın uyarması sonucu öğrenmiş olduk.
İdare ile yaptığımız yazışmada Bursa İl Tarım Müdürlüğü’nün uygun görüşü, Çevre ve Orman İl Müdürlüğü’nün ÇED gerekli değildir kararı ve İl Encümeninin 8.2.2011 tarih ve 41 sayılı kararı ile gerekli iznin verildiği belirtilmekte idi.
Değirmendere suyu üzerine sulama amacıyla 1990-1998 yılları arasında tesis edilen ve 1998 yılında işletmeye alınan Kayapa Göleti yıllık 3.650.000 metreküplük kapasitesi ile yaklaşık 14 milyon metrekarelik (14.000 dönüm) bir alanı sulamaktadır.
Bilgiye göre yıllık 70 ton kafeste alabalık üretim izni verilen göletin 840 metrekaresi için kullanım izni verilmiştir.
Birleşmiş Milletler Çevre Programı(UNEP) Akdeniz Eylem Planı Birimi'nin raporlarında balık çiftliklerinin neden olduğu bir çok zarara dikkat çekiliyor. Rapora göre 1990'lardan beri Akdeniz'in birçok ülkesinde çiftlik sayısı hızla arttı.
Bununla birlikte ekosistemin uğradığı zarar da ortaya çıkmış oldu.
Her bir ton balık üretimiyle 110 kg. azot, 12 kg. fosfor ve 450 kg. karbonun açığa çıktığını anlatan rapora göre, "Kullanılan organik ve kimyasal maddelerden kaynaklanan sorunlar, çiftliklerin yakınındaki kıyılara yansımış durumda. Kullanılan ilaçlar ekosistemde geri dönülmeyecek zararlara yol açıyor."
Rapora göre, Akdeniz'e karışan azot, fosfor ve karbonun yüzde 20'si Türkiye'den kaynaklanıyor. Oran Yunanistan için yüzde 40'ı aşıyor.
Öncelikle verilen yemlerinin yüzde 80 gibi bir bölümü balıklarca tüketilmiyor. Çeşitli kimyasallar da içeren bu yemler ile birlikte balıkların dışkıları da deniz dibinde birikerek zamanla deniz dibindeki bitki örtüsünü yok ediyor.
Bu gelişme o yörede bu bitkileri yumurtlama alanı olarak kullanan diğer canlıların bölgedeki varlığını tehdit ediyor.
Yine bu birikimler yavaş yavaş denizde diğer canlılar için toksik özellikler içeren bir çok kimyasal maddenin oluşuma ve birikimine, oksijenin de azalmasına yol açıyor.
Bu maddeler arasında nitrat ve nitrojen gibi maddeler de bulunuyor. Bu toksik maddelerin zamanla insan sağlığını bile tehdit etmesi olasılık dahilinde.
Balık çiftliklerinin büyük bölümünde yem olarak kullanılan kimyasalların yanı sıra, balıkların verimini artırıcı ve hastalıklara karşı da kullanılan antibiyotiklerin kullanımı Türkiye’de de oldukça yaygın durumdadır. Ancak çoğu üretici bu ürünleri bilim dışı yöntemlerle kullanıyor.
Balık çiftliklerindeki üretimde antibiyotik kullanımının insan sağlığına olumsuz etkisi yok, bununla beraber bu kullanım çevredeki diğer deniz canlılarının bağışıklık sistemine zarar verebilecek kadar yüksek. Bu nedenle üretimin mümkün olduğu kadar deniz akıntılarına kapalı koylardan uzak tutulmasının da denizin kirliliğini azaltmak açısından olumlu sonuçlar vereceğini söylemek mümkün.
Dünya bu çiftlikleri yakın denizlerden, kapalı koylardan uzaklaştırmaya çalışırken Kayapa Göletinde bu tür bir tesise izin vermek, gelecekte olası bir su ihtiyacında bu göleti hiç kullanamamak anlamına geliyor.
Karadeniz bölgesindeki her derenin üzerine bir HES yapma telaşı içinde iken Kayapa Göleti gibi yapay sulak alanların nasıl tehditler altında olduğunu da gözden kaçırıyoruz.
Gölet sulama amaçlı olarak yapılmış bir gölet olup, Tahtalı, Ürünlü ve Alaattinbey Köyleri başta olmak üzere Bursa- İzmir Devlet Karayolu’nun güneyini sulamaktadır.
Bilindiği gibi 1/100.000 ölçekli Bursa Strateji Planı’nda bu bölge özel ürün bölgesi olarak tescil edilmiş ve koruma altında bir bölgedir. Bölgede Bursa’nın en büyük Dişbudak Ormanı da yer almaktadır.
Balık Çiftliği’nin faaliyete geçmesinden bir süre sonra çiftlik için kullanılacak ürünler ister istemez, baraj gölünü ve suyu kirleteceği için bu göletten sulanan alanın da bu kirlilikten etkilenmesi kaçınılmaz olacaktır.

9 Nisan 2011 Cumartesi

Oyum Öykü’ye


Türkiye değişiyor.
Kadın Adayları Destekleme ve Eğitme Derneği (KA.DER), 12 Haziran 2011'de yapılacak milletvekili genel seçimlerinde daha çok kadının aday gösterilmesi, daha çok kadının milletvekili olabilmesi için bir kampanya başlattı.
KA.DER "275 KADIN" ve eşit temsil arıyor.
Öte yandan gençler epey zamandır partilerin listelerinde yer alabilmek için kulis faaliyetleri yürütmekteler.
AKP ve BDP’nin birer Ermeni yurttaşımızı aday gösterebileceği konuşuluyor.
Diğer partilerden bir şey duymadım ama Lokman Ayva’ya destek olacak biçimde AKP 3-4 engelli yurttaşı daha Meclis'e taşımaya uğraşıyor.
Toplumun değişik kesimlerinin Meclis'te temsiline ilişkin partiler için “küçük” ama Türkiye için “büyük” adımlar.
Şimdi yazıyı okuyanların "parti içi demokrasinin olmadığı, seçim barajının partileri bağımsız aydalar göstermeye ittiği bir ülkede sen ne diyorsun kardeşim?" diye sorabilir.
Yine de bu küçük adımlar önem taşıyor. Bu toplumsal kesimlerden, medya ve polisin ortaklığı ile adları sürekli olaylarla, ellerinde maket bıçaklarıyla çekilmiş görüntüleri ile aklımıza sokulan gayler, lezbiyenler, transseksüeller, biseksüeller, eşcinseller de mecliste temsil edilmek üzere adaylık başvuruları yapıyorlar.
Bursa'da kurulu ve kısa adı Gökkuşağı olan Travestileri, Transseksüelleri, Gayleri ve Lezbiyenleri Koruma, Yardımlaşma ve Kültürel Etkinlikleri Geliştirme Derneği Başkanı Öykü Özen, geçtiğimiz günlerde CHP İl merkezinde düzenlediği bir basın açıklamasıyla adaylığını resmileştirdi.
Adaylık açıklamasında: “Amacım, Türkiye’de ezilen, hor görülen, sesi duyulmayan her kesimin TBMM’de sesi kulağı olabilmek…Sokaklardaki tüm eşcinseller, genelevler kapatılınca sokaklara dökülen genel kadınlar, meyhanelerde, gece kulüplerinde çalışmak zorunda olan yüzlerce kadın, dul kadınların yaşadığı sorunlar, şiddet gören kadınlar, tacize uğrayan, ensest ilişki kurbanı olan çocuklar, ezilen, hor görülen roman vatandaşlar, cezaevlerinde yatan insanlar ve basın emekçilerinin sorunları öncelikli çalışmalarım olacak” demiş.
Geçmişte gazeteci, yazar taifesi, yazanlar, çizenler hiçbir biçimde oylarını açıklamazlardı, bu genelde ayıp sayılırdı.
Son dönemlerde bu durum değişti, neredeyse her seçimden önce birileri oylarını açık ederek tercihlerini belirtiyorlar.
Bilenler bilir. Cumhuriyet Halk Partisi üyesi, sempatizanı ya da militanı değilim. Bugüne dek hiç oy da vermedim. Ama şimdi herkesin gözünün önünde ben oyumu açıklamak istiyorum.
Ama bir şartım var.
Bazı CHP’liler Öykü’nün adaylık açıklaması için parti binasını kullanmak istemesine ses çıkarmasalar da, binanın boşaltıldığını yine basından öğrenmiştik.
Türkiye değişiyor.
CHP’de değiştiğini ileri sürüyor. Bir değişim varsa, değişim gerçekleşiyorsa, değişimin başladığı yer Öykü olsun. CHP Öykü'yü listeye koysun, üstelik seçilecek yerden olması da şart değil. Yeter ki listede olsun.
O zaman benim oyum ÖYKÜ’ye olacak… 

8 Nisan 2011 Cuma

Beni yak, herkesi yak, KOTİYAK…


Bursa kentinde her uyandığımız sabah yeni bir şey öğrenmekten öğrenme yorgunu haline geldik.
Bir sabah kalkıyoruz ve Büyükşehir Belediye Başkanı’nın Uluabat Gölü ile Marmara Denizi arasını genişleterek birleştireceğini, Uluabat Gölü’nü turizm merkezi yapacağını öğreniyoruz.
Başka bir sabah kalkıyoruz Devlet Bakanı Faruk Çelik’in aynı bölgede Disneyland yapma kararı verdiğini gazetelerden okuyoruz. Bursa Valisi Şahabettin Harput’un jeotermal kaynakları kullanarak Bursa’yı bir turizm kenti yapma planları olduğunu bir başka gün medyadan duyuyoruz.
Sonra Devlet Bakanı Faruk Çelik’in bir gün aniden İzmir’in artık hakkını kaybettiğine hükmettiğini, Bursa’nın ülkenin 3. Büyük kenti olacağını, nüfusunun 4 milyon kişi artacağını öğreniyor ve öğrenmekten yorgun düşüyoruz.
Bursa halkı bunları katiyen ve zinhar bilmiyor büyüklerimiz ne zaman söylerse o zaman hep birlikte öğreniyoruz.
Tıpkı bu haberler gibi Karacabey’de Orhaniye ve Taşpınar köyleri arasında kalan(aslına bakarsanız arazi İKİZCE köyünün) ve diğer TARIM ALANLARI olarak 1/100.000 ölçekli Bursa Çevre Düzeni Planı’nda sınıflandırılmış yaklaşık arazide bir Sanayi Sitesi kurulması için Bursa Valiliği ile TOKİ Başkanlığı ve S.S. 75.Yıl KOBİ Sanayicileri Toplu İşyerleri Yapı Kooperatifi (KOTİYAK) ile ortak bir protokol imzalandığını öğreniyoruz.
Gazetelerden yeni öğrendiğimiz bir şey Körfez ülkelerinin turizm şirketlerinin Bursa’ya çıkartma yapacağı bilgisidir.
TOKİ, konut üretme dışında işlere başlayalı epey bir zaman geçti. TOKİ’nin ürettiği yapılar ve bunların etkileri başka bir konunun yazısı olsun. Ancak KOTİYAK üzerine biraz eğilmekte yarar var. Aslına bakarsanız biz bu KOTİYAK’ı tanıyoruz. 2004 yılında şöyle yazmışız:
“Türkiye’nin en önemli sulak alanlarından biri olan, uluslararası öneme sahip sulak alanlar sözleşmesine (RAMSAR) göre korunan ve dünyada yaşayan göller listesi içerisinde yer alan ULUABAT GÖLÜ’ nün su toplama havzası içerisine, Karacabey 75. Yıl KOBİ Organize Sanayi Bölgesi kurulması kararlaştırılmış bulunmaktadır. Organize Sanayi Bölgesi olarak düşünülen alanın büyük bir bölümü Uluabat Gölü yüzey suyu toplama havzası içerisindedir. Alan, ayrıca “Sulak Alanların Korunması Yönetmeliği” hükümlerince belirlenen, sulak alan tampon bölgesi (göl kıyısından en az 5 km) sınırları içerisinde kalmaktadır. 4000 dekarlık alan; Karacabey ilçesine ait Seyran, Subaşı ve Canbaz köylerinin mera arazileri iken maliye hazinesine dönüştürülmüş ve 49 milyar gibi çok düşük değere, Karacabey 75.Yıl KOBİ Kooperatifi’ne satılmıştır.”
O dönemde yukarıda da belirttiğimiz gibi Ramsar Alanı Tampon Sınırı 5.000 metreydi ve başvuru yapılan bölge sınır içinde kalıyordu.
Daha sonra yönetmelikte değişiklik yapılarak mesafe 2500 metreye indirildi. Ardından bölgedeki Deri ve Tekstil OSB’leri bu yönetmelik kararını takiben oluştu.
O bölgede başlayan sanayi lekesi giderek büyüyor. Şimdi TOKİ’nin de marifetiyle daha büyük olarak bu alanda bir sanayi bölgesi kurulmak isteniyor. Bölge köylüsü topraklarını kaybetmek istemiyor. Ama işin içinde TOKİ’nin olması bu durumu anlamsız kılıyor. Yani köylü istemese de devlet adına kamulaştırma yapılarak araziler zorla alınacak.
Konunu başka ve önemli bir boyutu ise İstanbul Metropoliten Planı ve bu planın İstanbul’u desantralize etme öngörüsü, bu öngörüye göre Güney Marmara’ya gelecek 4 milyon nüfus acaba Sayın Bakan’ın sözünü ettiği nüfus olmasın?
İstanbul’dan kirli sanayileri ile birlikte Güney Marmara’ya aktarılacak o nüfus bu nüfus olmasın?
Hem Gebze- Orhangazi-İzmir Otoyolu’nu (Gördüğünüz gibi bende Bursa’nın adını çıkarttım. Gerçi Bursa’nın adını çıkarınca yol buradan geçmekten vazgeçmiyor ama olsun önce adı çıksın sonra gözü çıkar belki) yapacak şirket yetkilileri de böyle demedi mi?
Bu otoyol ile bölgenize daha çok sanayi kuruluşu gelecek, daha çok fabrika yapılacak demediler mi?
Bursa kenti adına karar verme yetkisini kendisinde görenlerin, bölge halkına hiç sormadan, bilim insanları ile istişare etmeden, kentin meslek odaları ile tartışmadan kentin geleceğine dair kararlar vermeleri mutat hale geldi.
Ancak bunu yapanların kendi aralarında da anlaşmalarını beklemek çok şey beklemek anlamına mı geliyor bilemiyorum. Yani Bakan- Vali ve Büyükşehir Belediye Başkanı önce aralarında anlaşmalıdır.
Yani şimdi soruyorum, Bursa ne kenti olacak, nasıl bir kent olacak, gelecekte mesela 2023’te şimdi trend bu ya o nedenle soruyorum.
Yani 12 yıl sonra Bursa’da neler olacak hiç düşündünüz mü?
Yoksa Sezen Aksu’nun dediği gibi "beni yak herkesi yak kendini yak" şarkısındaki gibi kentimizi de mi yakıyoruz? 

18 Mart 2011 Cuma

Nükleer sorular, nükleer cevaplar???


“Roma İmparatorluğu’nun nükleer santrali olsaydı biz bugün hala onların ortaya çıkardığı atıkların yarattığı radyoaktivitenin sonuçlarını ortadan kaldırmakla uğraşıyor olacaktık”
Japonya’da yaşanan 9 büyüklüğündeki deprem, sonrasındaki patlama ve yangınların yaşandığı Fukuşima nükleer santralindeki durum dünyayı bir nükleer krize doğru sürüklüyor.
Bir nükleer santralin 30-40 yıllık yakıtını bir odaya sığdırmak mümkün ve bu boya depolar gibi depolanabilir. Öncelikle dünyada bulunan uranyum rezervi çok sınırlıdır. Nükleer santrallerde kullanılan başlıca hammadde uranyumdur. Dünyada bilinen uranyum rezervinin 6 milyon ton olduğu ileri sürülüyor. Türkiye’nin rezervi ise 9-10 bin ton civarında.  Yani bu haliyle bile nükleer yabancı bir kaynak. Ayrıca uranyumun zenginleştirilmesi ile kirli süreç başlıyor. Çünkü radyoaktivite açığa çıkıyor ve bundan kurtuluş yok. Kolay anlaşılsın diye bir örnek vermek gerekirse, eğer Roma İmparatorluğu’nun nükleer santrali olsaydı biz bu gün hala onların ortaya çıkardığı atıkların yarattığı radyoaktivitenin sonuçlarını ortadan kaldırmakla uğraşıyor olacaktık. Eğer fosil yakıtlar dünyamızı ve geleceğimizi tehdit ediyor diye onlardan vazgeçiyorsak binlerce yıl sonrasını ipotek altına alan nükleere neden evet demeli ki. Nükleer santrallerin en ciddi sorunu atık sorunudur. Konuyla ilgili çalışmalar devam etse de nükleer atığa kesin bir çözüm bulunmuş değil.
Reaktörler ise su - gaz ve sıvı metal soğutmalı olarak 3 farklı biçimde çalıştırılmaktadır. Sinop veya Akkuyu seçiminin temel nedeni deniz suyu ile soğutma yapmayı planlamakla ilgilidir. Kuzey Anadolu Fayı ya da Güney Anadolu Fayı üzerinde deniz suyunu kullanacağız diye nükleer santral kurmak büyük bir hatadır. Afrika ve Arap Levhası ile Asya Levhası arasına sıkışan “kısrak başı gibi” bu ülke her yıl batıya doğru gitmek istemekte ve Yunanistan’a doğru her yıl düzenli olarak ilerleme gücü biriktirmekte ve bu yıkıcı birçok deprem doğurmaktadır. Sadece bu nedenle bile Türkiye topraklarına nükleer santral kurulması sakıncalıdır. Nükleer santralin su-gaz veya sıvı metalle soğutulması ise çok fark etmiyor. “Çin Sendromu” adı verilen nükleer çekirdek erimesi riski tüm dünyayı patlamaya hazır bir nükleer bomba haline getirmeye yetiyor. Gelişmiş bilgisayar teknolojileri bunu engellemeye yetmiyor. Nükleer kazalar olma olasılığı düşük ama olduğunda ise en ciddi felaketleri doğurmaya yetecek nitelikte kazalardır. Ayrıca bilgisayar teknolojileri ne denli gelişmiş olursa olsun bu sistemlere insan kumanda etmektedir.
Şu anlarda Japonya’da reaktörlerdeki nükleer yakıt çubuklarının aşırı derecede ısınarak radyasyon yaymasını önlemek için reaktöre denizden su boşaltılıyor. Son çare olarak  tıpkı Çernobil'deki gibi santralin üzerinin kum ve çimentoyla kapatılması için hazırlıklar sürdürülüyor. Uzmanlar Fukuşima’da Çernobil benzeri bir felaketin 48 saat içinde yaşanabileceğini ifade ediyorlar. Japonya, Fukuşima nükleer reaktöründeki vaka seviyesini 4'ten 5'e yükseltti. Bu seviyenin, Japon hükümeti  santraldeki durum ölçeğini 4’den 5’e yükseltti. Bu 1979’da Amerika’da   Three Mile Island'da meydana gelen nükleer kazanın ölçeği ile aynı düzey anlamına geliyor. Çernobil'deki patlamanın büyüklüğü de 7 olarak kabul ediliyor ve bu 7 düzeyi aynı zamanda Uluslararası Nükleer ve Radyolojik Durum Ölçeği'ne göre en yüksek seviye.
Tüm Dünya bu olayla birlikte nükleer enerjinin geleceğini tartışmaya başladı. Almanya nükleer santrallerinin bir kısmını kapattı. Eller gider mersine biz gideriz tersine kabilinden Putin, Medvedev ve Başbakan dışında nükleeri canından çok savunan kalmadı neredeyse. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, "Nükleer enerjide Rusya ile birlikte attığımız adım ki artık haftalar sayıyoruz, aylar diyemeyeceğim, bir an önce buna başlamak istiyoruz. Her şey tamam, kazma artık vurulacak ve 20 milyar dolarlık nükleer enerji yatırımına başlıyoruz" dedi.
Anlaşılan Türkiye nasıl ki nükleer reaktörü bulunmadan nükleer kaza listesine giren ülke oldu ise şimdi de başımızı büyük bir nükleer belaya sokuyoruz.
Şimdi çeşitli nükleer sorular soralım ve bunlara nükleer cevaplar verelim.
1. Türkiye nükleer santrali neden yapıyor?
Enerji Bakanlığı’na göre “Ülkemizde elektrik enerjisi arz ve talep projeksiyonlarına bağlı olarak, 2020 yılına kadar, nükleer enerji santrallerinin, elektrik enerjisi üretimi içerisindeki payının en az %5 seviyesine ulaşması hedeflenmektedir. Mayıs 2010'da Türkiye ile Rusya Federasyonu arasında Mersin-Akkuyu'da nükleer santral yapımına ilişkin hükümetler arası anlaşma imzalanmıştır.” Bakanlık bu hedefi tutturamayacak büyük ihtimalle.
2. Çalışmaya başlarsa ne kadar elektrik üretecek? Ürettiği Elektrik enerjisi Türkiye’nin kurulu gücünün ne kadarı ve bizim enerji sorunumuzu çözecek mi?
3. Rusya tarafından yapılması için anlaşma imzalanan Akkuyu Nükleer Santrali 1000 Mw gücünde olacak.
Türkiye’nin bugün itibariyle kurulu gücü 49.000 Mw yani bu santral ile Türkiye’nin enerjisinin %2’si üretilmiş olacak. Diğer bir ifade ile 50’de biri üretilecek yani ihmal edilecek kadar küçük bir miktarı.
4. Akkuyu’luların dediği olmazda Başbakanın dediği olur ve kazma vurulursa bu santral ne zaman çalışmaya başlayacak?
Başbakanın istediği olursa imalatına başlanılan tarihten 10 yıl sonra üretim başlayacak.
5. Ortaya çıkan nükleer çöp nasıl bertaraf edilecek?
Henüz belli değil. Ama nasılsa bir çözüm bulunur, sizin evinizde aygaz yok mu? O daha az mı tehlikeli.Tehlikeli diye yemek yapmaktan vazgeçiyor musunuz?

16 Mart 2011 Çarşamba

İRAN İZLENİMLERİ


Elli yıla bir-iki yıl kalan şu ahir ömrümde kendimi hiç batılı bir insan gibi hissetmedim. 
Kişisel yaşamımda aldığım kararların hemen tümünü  aklımın sesini dinleyerek değil, vicdanımın ve kalbimin yönlendirmesi ile aldım desem büyük bir hata yapmamış olurum. 
Çeşitli seyahatler nedeniyle dolaştığım batı kentlerinin son derece kurallı, her şeyin nasıl ve ne zaman olacağının herkes tarafından bilindiği ve makine düzeni içinde intizamla işleyen mekanizmaları beni hep rahatsız etmiştir. Dıştan bakıldığında rasyonel ve batılı bir izlenim veriyor olmakla birlikte, hep diken üstünde hissettiğim batı kentlerinden ülkeme ve/veya sonrasında Anadolu’nun doğu bölgelerindeki kentlere gittiğimde kendi topraklarımda olmaktan mı? Yoksa gerçekten batılı olmaktan ziyade doğulu bir insan olmamdan mı? Bilemiyorum kendimi çok daha rahat hissederim. 
Bir toplantı nedeniyle İran’a ve üstelik kuzeydoğu İran’a gideceğim belli olduğunda, hem daha önce görmediğim bölgeyi görmenin heyecanı hem de 1979’da Mollaların Şah Rıza Pehlevi’yi bölgedeki sosyalist ve komünistlerin desteği ile devirip ardından kendine yardım eden ne kadar solcu varsa kurşuna dizerek iktidarını pekiştirdiği, 32 yıldır devam eden rejimin  ne durumda olduğunu göreceğim için heyecanlı olduğum kadar yola çıkarken kendimi yabancı hissetmeyeceğimi biliyordum. Toplantıya katılacak Fransız dostlarımızın toplantının ertelenmesi veya başka bir yere alınması için oldukça büyük çaba gösterdiklerini öğrendiğimde, o çekingen ve garantici batılı rasyonalizminin harekete geçtiğini düşündüm. THY’nin tarifeli olarak haftada 2 gün karşılıklı sefer yaptığı Türkmenistan sınırı ile Afganistan sınırı yakınında İran’ın ikinci büyük kenti Meşhed’e indiğimde, pasaport kontrolünü geçip alelacele havaalanı dışına çıkıp bir sigara tüttürmek için davrandığımda ateşimin olmadığının farkına vardım. Etrafa bakınırken sanki alnımda kim olduğum yazılıymış gibi “harı buradan alasan gardaş” sesi beni hem kendime getirdi hem de gelirken hissettiklerimin doğruluğunu teyit etmiş olmanın tebessümünün yüzüme yansıdığını fark ettim. Meşhed, Şii inancına göre Allahın 12 Aslanından(12 İmam) İran’da mezarı bulunan tek dinsel büyüğün kabrinin olduğu bir kent. İmam Reza’nın kabri tüm Şiiler için çok önemli bir dinsel motif ve bu nedenle nüfusu normal zamanlarda 2.500.000 civarında olan Meşhed kenti başta Newroz (21 Mart ve aynı zamanda İran’da yeni yıl bu tarihte başlıyor) olmak üzere yılda 20 milyon turisti ağırlıyor. Bu turistlerin büyük kısmı ise hacı olmak üzere bölgeye gelen Şiiler. İmam Reza’nın kabrinin bulunduğu alan yüz bin kişiyi aynı anda alabilen çok büyük bir meydana bakıyor ve aynı bölgede bir müze ve bir etnografya salonu var. İmam Reza’nın kabri el işçiliği ile yapılmış ve yerden tavana kadar aynalarla donatılmış durumda. İçine girildiğinde insana büyük bir ferahlık duygusu veriyor. Ziyaret saatimizin namaz vaktine gelmiş olması nedeniyle bize çok kalabalık gelse de kabri bize gezdiren Azeri yoldaşımız çok sakin bir gün olduğu konusunda bizleri uyarıyor. Ne yazık ki bu bölgeye fotoğraf makinası ve kamera sokmak yasak. Bu nedenle fotoğraf çekebilmek mümkün olmadığı gibi,  grubumuzun içinde Hıristiyan dostlarımızın olması onların içeri alınmasını engelliyor. Yani İmam Reza’yı görebilmek için Müslüman olma şartı var. Ziyaretçilerinin altından yapılmış kabrine bir kerecik dokunabilmek ya da öpebilmek için gösterdikleri gayreti görünce ne kadar önemli bir mekanda yer aldığınızı daha kolay anlayabiliyorsunuz.  Alanın diğer bir kenarında 4 katlı büyük bir müze de var ve içeri girildiğinde insanı şaşırtıyor. Şah Rıza Pehlevi resimli pullardan Ayetullah Humeyni filigranlı paralara kadar çok sayıda örneğin sergilendiği klasik ama öğretici bir müze gezmiş oluyorsunuz.   İmam Reza’nın kabrinin hemen girişinde 13. Yüzyıldan kalma bir hamamı restore ederek güzel bir etnografya müzesi haline getirmişler ki hamamın iç tavanlarında 13 kat olmak üzere bir çok fresk yer almakta. İran toplumunun geçmişine bakmak açısından oldukça aydınlatıcı örnekler var.  Aynı zamanda büyük şair Firdevsi’nin de anı mezarı Meşhed kentinin çok yakınında(Tus Kasabası) yer almakta ve bu kentte bulunan üniversiteye de adını vermiş durumda. Firdevsi’nin anı mezarı da en çok ziyaret edilen bölgeler arasında.   60.000 beyitten oluşan tek eseri Şehname’yi(Şahların Kitabı) 30 yılda yazıp Gazneli Mahmut'a sunan Firdevsi’nin bağlanan aylığı az bulduğu için sultanı ağır biçimde hicvedip, Gazne'den göçmek zorunda kaldığı çeşitli ülkeleri dolaştıktan sonra doğduğu Tus kasabasında öldüğü biliniyor. Tarih öncesi zamanlardan başlayıp Sasani İmparatorluğu sonuna dek tüm eski İranlı krallarının menkıbelerinin ele alındığı Şehname’nin ana tema Zabulistan prensi efsanevi kahramanı (Rostam) Rüstem’in hikayesidir.  Simurg veya diğer ismiyle Zümrüdü Anka efsanevi bir kuştur. Diğer isimleri Sênmurw (Pehlevi) ve Sîna-Mrû (Pâzand)   olan Simurg, Pers mitolojisi kaynaklı olsa da zamanla diğer Doğu mitoloji ve efsanelerinde  yer edinmiştir.  Şehname'de Kral Sam'ın oğlu Prens Zal albino olarak doğar. Kral, oğlunu görünce, çocuğun şeytanların tohumu olduğunu düşünüp onu  bir dağa terk eder, çocuğun ağlayışlarını duyan yumuşak kalpli Simurg çocuğu alıp büyütür. Zal her türlü bilgiye sahip Simurg'dan hikmet almış birçok şey öğrenmiştir. Yine de büyüyüp bir yetişkin olduğu zaman insanların dünyasına girmek ister. Simurg, ona bir tane altın tüy verip gitmesine izin verir. Eğer Zal, Simurg'un yardımına ihtiyaç duyarsa bu tüyü yakacaktır. Krallığına döndüğünde Zal güzel Rudabah'a aşık olur ve onunla evlenir. Zal karısının doğum sırasında öleceğini fark eder ve eşi ölmek üzereyken Simurg'u çağırmaya karar verir. Ortaya çıkan Simurg, Zal'ın bir tür sezaryen benzeri yöntem uygulamasını sağlar ve Rudabah ile çocuğun hayatını kurtarır. Bu çocuk daha sonra en ünlü ve büyük Pers kahramanlarından biri olacak, ülkemizde bilinen adıyla Zaloğlu Rüstem’dir.  Firdevsi’nin anı mezarını bize dolaştıran mihmandarımız, oldukça güzel yapılmış rölyeflerin önünde Şehname’nin epik bir eser olduğunu, çeşitli mitleri barındırdığını ancak tüm bunlara karşın İran halkının gerçeklerini anlattığını üstüne basa basa ifade etti. Gerçektende sürekli gelen öğrenciler ve ziyaretçilerle Firdevsi’nin İran için sadece önemli bir şair olmadığını aynı zamanda çok değer verdikleri bir motif olduğunu hissetmek mümkün oluyor.
Sokaklarında dolaşıldığında İran’daki Molla Rejiminin kendisini ne denli tahkim ettiğini görmek zor değil. Rejimin tahkimatını telefon görüşmelerinde ve internet üzerinden haberleşmede daha net anlamak mümkün. Sizi kim ararsa arasın ancak farklı bir numara üzerinden görüşme yapabiliyorsunuz. Telefonunuzda kayıtlı olan biri bile aramış olsa ekranda yerel bir numara görünüyor. İnternet bağlantısı ise sürekli ve düzenli olmadığı gibi en sık kullanılan arama motorları bile kısa bir süre sonra www.vatanmail.ir adresine yönlendiriliyor.  Ancak ilginç olan sokaklardaki kadın sayısı sanırım. İran nüfusunun %49’unu oluşturan kadınlar en azından Meşhed sokaklarının %70’ini oluşturuyorlar. Başları örtülü, büyük kısmı siyah feracelerle örtünmüş ve yüzleri açık İran’lı kadınlar sokakları istila etmiş durumda. O sürmeli gözleri ile insanın gözünün içine baka baka geçiyorlar ve her daim sokaklardalar gecenin 12’sinde bile sokaklardaki kadın sayısı çok fazla.  Tabi alkolün zinhar olmadığı İran’da tütün bulabilmek de oldukça zor bir iş. Eğlence mekanlarına hiç rastlamadım ancak Coca-Cola, Pepsi, Fanta, KFC gibi ABD menşeli ürünler her tarafta satılıyor. İran’ın resmi para birimi Riyal, hiçbir mağazada Riyal ile alışveriş yapmak mümkün değil. Riyal’den 10 kat daha değerli olan Toman diye bir para birimi var. Bu adla basılmış hiçbir para olmamasına karşın tüm fiyatlar Toman ile ifade diliyor ve örneğin siz mağazaya 10.000 Riyal veriyorsunuz ve 1.000 Toman olarak size söylenmiş bir ürünün bedelini ödüyorsunuz.  1.000 Toman ise 1 ABD Doları değerinde. Siyasal olarak ABD karşıtlığı üzerine politika üreterek varlığını sürdürüyormuş izlenimi veren İran’da böyle bir durum olduğu söylense belki inandırıcı olunmazdı. Ama yoğun bir ABD malları kullanımı olduğunu da gözledim.
Öte yandan Saddam Hüseyin’in 1980’de ABD’nin etkisiyle İran’a saldırması ile başlayan ve İran’ın bir milyona yakın insanını kaybettiği savaşın izlerini görmek de mümkün oluyor. Hala cadde ve sokaklarda Ayetullah Humeyni ve Ayetullah Ali Hameney’in fotoğraflarının yanında savaşta ölen İranlıların fotoğrafları yer almakta.
İran’da kaldığımız süre boyunca resmi bir toplantının parçası olmamız nedeniyle fırsat yaratabildiğimiz tüm zamanları sokakta geçirmeye çalışarak dolaştık, hiç sebze yiyemedik. Lokantalarda da otelde de rastlamak mümkün olmadı ama her daim kırmızı ete ulaşmak olanaklı. İnce ve uzun yapısı ile bir tür basmati olan İran pirincinden yapılmış pilav(çilav) her yemeğin yanında ve ortalama 3 kişinin yiyebileceği porsiyonlarda  tereyağı ayrı biçimde servis ediliyor. Yanına ise isterseniz shashlık(şiş), bahtiyari vb. adlarla gelen kırmızı etten ızgaralar ya da bizim tandıra benzer çok lezzetli etleri, bölgede yetişen ve her yerde satılıp her şeyin içine eklenen safran ile yapılmış başka çilav türleri de mevcut. Etnografya müzesinde en küçüğünden devasa büyüklükte olanlarına dek çok sayıda ve çeşitte semaver görmüş olmamıza karşın Meşhed’te çayevine de rastlamadık. Otelde ise bizleri Early Grey sallama çaylar karşıladı her defasında.
İran’ın Ostan adı verilen 30 idari bölümden oluştuğunu belirtmek gerek.  Razavi Horasan Ostanı’nın merkezi olan Meşhed, tarih boyunca ipek yolu ve baharat yolu gibi kervan yollarının üzerinde bulunduğu için her zaman önemli bir konumda bulunmuştur. Ancak İmam Reza çarşısında yer alan baharatçılara bakıldığında bırakalım İstanbul’daki Mısır Çarşısını, Bursa’nın baharatçılar çarşısındaki kadar bir baharat çeşitliliği olmadığını söylemek mümkündür.
Yaklaşık 1 hafta süren bir ve üstelik büyük bölümü otelde toplantıda geçen bir zaman içinde İran gibi bir ülke hakkında fikir sahibi olmak ya da söz söylemek oldukça güç bir iş. Meşhed ve bulunduğu bölge Türkiye’nin etkisinin en az olduğu bölgelerden birisi buna karşın genel olarak Türklere karşı diğerlerine gösterilenlerden daha büyük bir muhabbet ve sevgi duyulduğuna yakından tanık olduk.
Dönüş vakti yaklaşmıştı ve Türkiye’den kötü haberler alıyorduk. Mart kapıdan baktırır, kazmayı küreği yaktırır kabilinden Ankara’da 60 santim kar olduğunu ve okulların 1 gün tatil edildiği haberini alıp, buna Bursa’da da yoğun kar yağışı bilgisini ekliyor ve gideceğimiz gece İstanbul’da da kar beklendiğini duyuyorduk. Türkiye üzerinden ülkesine dönecek olanlar da dahil olmak üzere yaklaşık 50 kişiden oluşan ve aynı uçakla dönecek olan delegasyonu salimen ülkeye dönme telaşı sarmıştı. Sabaha karşı 03.30’da kalkacak uçağımıza gitmek üzere 01.00’de otelden ayrıldığımızda delegasyonun tümünün gözlerinden bu durumu görmek mümkündü. Meşhed Uluslararası Havaalanı’nın kapısından girip ip gibi bir kuyrukla tek güvenlik kapısından geçip, THY’nin güler yüzlü olduğu kadar yardımcı çalışanının yardımı ile beklemeksizin biniş kartlarımızı alıp, Azeri kökenli olduğu için sohbet etmeye çalışan pasaport polisini kolaylıkla geçtiğimizde 2 saatten daha uzun bir zaman olan uçak kalkışına kadar gidiş terminalinde bir kafeteryada kahvemizi içip zaman geçirmeyi planlıyorduk. Ancak gördük ki yılda 20 milyon turistin geldiği söylenen bu kentin uluslararası havaalanında değil bir kafeterya, su içecek bir ünite dahi yoktu. Eğer uçağımız rötar yaparsa ya da kardan dolayı bir gecikme olmuşsa ne yaparız burada açlıktan ölmekte var diye şakalaşırken tam zamanında inen uçağımızın yumuşak koltuğunda henüz pilot hoş geldiniz demeden uykuya dalmışım.

Uyandığımda İstanbul’a inmek üzereydik ve sanki hiç ülkeden ayrılmamışım gibi bir hisle dönmüş oldum. Dedim ya batılı değil doğulu gibi olmak benim için daha ehven bu nedenle İran’da kendimi tüm rejim defolarına rağmen kötü hissetmedim. Sanki bin yıldır İran’da yaşıyormuşum gibi tanıdık ve bildik bir yerde olduğum kanaatiyle valizimi alarak Bursa’ya yani kentime dönüş yolunu tuttum. 16.03.2011, Bursa