18 Mart 2011 Cuma

Nükleer sorular, nükleer cevaplar???


“Roma İmparatorluğu’nun nükleer santrali olsaydı biz bugün hala onların ortaya çıkardığı atıkların yarattığı radyoaktivitenin sonuçlarını ortadan kaldırmakla uğraşıyor olacaktık”
Japonya’da yaşanan 9 büyüklüğündeki deprem, sonrasındaki patlama ve yangınların yaşandığı Fukuşima nükleer santralindeki durum dünyayı bir nükleer krize doğru sürüklüyor.
Bir nükleer santralin 30-40 yıllık yakıtını bir odaya sığdırmak mümkün ve bu boya depolar gibi depolanabilir. Öncelikle dünyada bulunan uranyum rezervi çok sınırlıdır. Nükleer santrallerde kullanılan başlıca hammadde uranyumdur. Dünyada bilinen uranyum rezervinin 6 milyon ton olduğu ileri sürülüyor. Türkiye’nin rezervi ise 9-10 bin ton civarında.  Yani bu haliyle bile nükleer yabancı bir kaynak. Ayrıca uranyumun zenginleştirilmesi ile kirli süreç başlıyor. Çünkü radyoaktivite açığa çıkıyor ve bundan kurtuluş yok. Kolay anlaşılsın diye bir örnek vermek gerekirse, eğer Roma İmparatorluğu’nun nükleer santrali olsaydı biz bu gün hala onların ortaya çıkardığı atıkların yarattığı radyoaktivitenin sonuçlarını ortadan kaldırmakla uğraşıyor olacaktık. Eğer fosil yakıtlar dünyamızı ve geleceğimizi tehdit ediyor diye onlardan vazgeçiyorsak binlerce yıl sonrasını ipotek altına alan nükleere neden evet demeli ki. Nükleer santrallerin en ciddi sorunu atık sorunudur. Konuyla ilgili çalışmalar devam etse de nükleer atığa kesin bir çözüm bulunmuş değil.
Reaktörler ise su - gaz ve sıvı metal soğutmalı olarak 3 farklı biçimde çalıştırılmaktadır. Sinop veya Akkuyu seçiminin temel nedeni deniz suyu ile soğutma yapmayı planlamakla ilgilidir. Kuzey Anadolu Fayı ya da Güney Anadolu Fayı üzerinde deniz suyunu kullanacağız diye nükleer santral kurmak büyük bir hatadır. Afrika ve Arap Levhası ile Asya Levhası arasına sıkışan “kısrak başı gibi” bu ülke her yıl batıya doğru gitmek istemekte ve Yunanistan’a doğru her yıl düzenli olarak ilerleme gücü biriktirmekte ve bu yıkıcı birçok deprem doğurmaktadır. Sadece bu nedenle bile Türkiye topraklarına nükleer santral kurulması sakıncalıdır. Nükleer santralin su-gaz veya sıvı metalle soğutulması ise çok fark etmiyor. “Çin Sendromu” adı verilen nükleer çekirdek erimesi riski tüm dünyayı patlamaya hazır bir nükleer bomba haline getirmeye yetiyor. Gelişmiş bilgisayar teknolojileri bunu engellemeye yetmiyor. Nükleer kazalar olma olasılığı düşük ama olduğunda ise en ciddi felaketleri doğurmaya yetecek nitelikte kazalardır. Ayrıca bilgisayar teknolojileri ne denli gelişmiş olursa olsun bu sistemlere insan kumanda etmektedir.
Şu anlarda Japonya’da reaktörlerdeki nükleer yakıt çubuklarının aşırı derecede ısınarak radyasyon yaymasını önlemek için reaktöre denizden su boşaltılıyor. Son çare olarak  tıpkı Çernobil'deki gibi santralin üzerinin kum ve çimentoyla kapatılması için hazırlıklar sürdürülüyor. Uzmanlar Fukuşima’da Çernobil benzeri bir felaketin 48 saat içinde yaşanabileceğini ifade ediyorlar. Japonya, Fukuşima nükleer reaktöründeki vaka seviyesini 4'ten 5'e yükseltti. Bu seviyenin, Japon hükümeti  santraldeki durum ölçeğini 4’den 5’e yükseltti. Bu 1979’da Amerika’da   Three Mile Island'da meydana gelen nükleer kazanın ölçeği ile aynı düzey anlamına geliyor. Çernobil'deki patlamanın büyüklüğü de 7 olarak kabul ediliyor ve bu 7 düzeyi aynı zamanda Uluslararası Nükleer ve Radyolojik Durum Ölçeği'ne göre en yüksek seviye.
Tüm Dünya bu olayla birlikte nükleer enerjinin geleceğini tartışmaya başladı. Almanya nükleer santrallerinin bir kısmını kapattı. Eller gider mersine biz gideriz tersine kabilinden Putin, Medvedev ve Başbakan dışında nükleeri canından çok savunan kalmadı neredeyse. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, "Nükleer enerjide Rusya ile birlikte attığımız adım ki artık haftalar sayıyoruz, aylar diyemeyeceğim, bir an önce buna başlamak istiyoruz. Her şey tamam, kazma artık vurulacak ve 20 milyar dolarlık nükleer enerji yatırımına başlıyoruz" dedi.
Anlaşılan Türkiye nasıl ki nükleer reaktörü bulunmadan nükleer kaza listesine giren ülke oldu ise şimdi de başımızı büyük bir nükleer belaya sokuyoruz.
Şimdi çeşitli nükleer sorular soralım ve bunlara nükleer cevaplar verelim.
1. Türkiye nükleer santrali neden yapıyor?
Enerji Bakanlığı’na göre “Ülkemizde elektrik enerjisi arz ve talep projeksiyonlarına bağlı olarak, 2020 yılına kadar, nükleer enerji santrallerinin, elektrik enerjisi üretimi içerisindeki payının en az %5 seviyesine ulaşması hedeflenmektedir. Mayıs 2010'da Türkiye ile Rusya Federasyonu arasında Mersin-Akkuyu'da nükleer santral yapımına ilişkin hükümetler arası anlaşma imzalanmıştır.” Bakanlık bu hedefi tutturamayacak büyük ihtimalle.
2. Çalışmaya başlarsa ne kadar elektrik üretecek? Ürettiği Elektrik enerjisi Türkiye’nin kurulu gücünün ne kadarı ve bizim enerji sorunumuzu çözecek mi?
3. Rusya tarafından yapılması için anlaşma imzalanan Akkuyu Nükleer Santrali 1000 Mw gücünde olacak.
Türkiye’nin bugün itibariyle kurulu gücü 49.000 Mw yani bu santral ile Türkiye’nin enerjisinin %2’si üretilmiş olacak. Diğer bir ifade ile 50’de biri üretilecek yani ihmal edilecek kadar küçük bir miktarı.
4. Akkuyu’luların dediği olmazda Başbakanın dediği olur ve kazma vurulursa bu santral ne zaman çalışmaya başlayacak?
Başbakanın istediği olursa imalatına başlanılan tarihten 10 yıl sonra üretim başlayacak.
5. Ortaya çıkan nükleer çöp nasıl bertaraf edilecek?
Henüz belli değil. Ama nasılsa bir çözüm bulunur, sizin evinizde aygaz yok mu? O daha az mı tehlikeli.Tehlikeli diye yemek yapmaktan vazgeçiyor musunuz?

16 Mart 2011 Çarşamba

İRAN İZLENİMLERİ


Elli yıla bir-iki yıl kalan şu ahir ömrümde kendimi hiç batılı bir insan gibi hissetmedim. 
Kişisel yaşamımda aldığım kararların hemen tümünü  aklımın sesini dinleyerek değil, vicdanımın ve kalbimin yönlendirmesi ile aldım desem büyük bir hata yapmamış olurum. 
Çeşitli seyahatler nedeniyle dolaştığım batı kentlerinin son derece kurallı, her şeyin nasıl ve ne zaman olacağının herkes tarafından bilindiği ve makine düzeni içinde intizamla işleyen mekanizmaları beni hep rahatsız etmiştir. Dıştan bakıldığında rasyonel ve batılı bir izlenim veriyor olmakla birlikte, hep diken üstünde hissettiğim batı kentlerinden ülkeme ve/veya sonrasında Anadolu’nun doğu bölgelerindeki kentlere gittiğimde kendi topraklarımda olmaktan mı? Yoksa gerçekten batılı olmaktan ziyade doğulu bir insan olmamdan mı? Bilemiyorum kendimi çok daha rahat hissederim. 
Bir toplantı nedeniyle İran’a ve üstelik kuzeydoğu İran’a gideceğim belli olduğunda, hem daha önce görmediğim bölgeyi görmenin heyecanı hem de 1979’da Mollaların Şah Rıza Pehlevi’yi bölgedeki sosyalist ve komünistlerin desteği ile devirip ardından kendine yardım eden ne kadar solcu varsa kurşuna dizerek iktidarını pekiştirdiği, 32 yıldır devam eden rejimin  ne durumda olduğunu göreceğim için heyecanlı olduğum kadar yola çıkarken kendimi yabancı hissetmeyeceğimi biliyordum. Toplantıya katılacak Fransız dostlarımızın toplantının ertelenmesi veya başka bir yere alınması için oldukça büyük çaba gösterdiklerini öğrendiğimde, o çekingen ve garantici batılı rasyonalizminin harekete geçtiğini düşündüm. THY’nin tarifeli olarak haftada 2 gün karşılıklı sefer yaptığı Türkmenistan sınırı ile Afganistan sınırı yakınında İran’ın ikinci büyük kenti Meşhed’e indiğimde, pasaport kontrolünü geçip alelacele havaalanı dışına çıkıp bir sigara tüttürmek için davrandığımda ateşimin olmadığının farkına vardım. Etrafa bakınırken sanki alnımda kim olduğum yazılıymış gibi “harı buradan alasan gardaş” sesi beni hem kendime getirdi hem de gelirken hissettiklerimin doğruluğunu teyit etmiş olmanın tebessümünün yüzüme yansıdığını fark ettim. Meşhed, Şii inancına göre Allahın 12 Aslanından(12 İmam) İran’da mezarı bulunan tek dinsel büyüğün kabrinin olduğu bir kent. İmam Reza’nın kabri tüm Şiiler için çok önemli bir dinsel motif ve bu nedenle nüfusu normal zamanlarda 2.500.000 civarında olan Meşhed kenti başta Newroz (21 Mart ve aynı zamanda İran’da yeni yıl bu tarihte başlıyor) olmak üzere yılda 20 milyon turisti ağırlıyor. Bu turistlerin büyük kısmı ise hacı olmak üzere bölgeye gelen Şiiler. İmam Reza’nın kabrinin bulunduğu alan yüz bin kişiyi aynı anda alabilen çok büyük bir meydana bakıyor ve aynı bölgede bir müze ve bir etnografya salonu var. İmam Reza’nın kabri el işçiliği ile yapılmış ve yerden tavana kadar aynalarla donatılmış durumda. İçine girildiğinde insana büyük bir ferahlık duygusu veriyor. Ziyaret saatimizin namaz vaktine gelmiş olması nedeniyle bize çok kalabalık gelse de kabri bize gezdiren Azeri yoldaşımız çok sakin bir gün olduğu konusunda bizleri uyarıyor. Ne yazık ki bu bölgeye fotoğraf makinası ve kamera sokmak yasak. Bu nedenle fotoğraf çekebilmek mümkün olmadığı gibi,  grubumuzun içinde Hıristiyan dostlarımızın olması onların içeri alınmasını engelliyor. Yani İmam Reza’yı görebilmek için Müslüman olma şartı var. Ziyaretçilerinin altından yapılmış kabrine bir kerecik dokunabilmek ya da öpebilmek için gösterdikleri gayreti görünce ne kadar önemli bir mekanda yer aldığınızı daha kolay anlayabiliyorsunuz.  Alanın diğer bir kenarında 4 katlı büyük bir müze de var ve içeri girildiğinde insanı şaşırtıyor. Şah Rıza Pehlevi resimli pullardan Ayetullah Humeyni filigranlı paralara kadar çok sayıda örneğin sergilendiği klasik ama öğretici bir müze gezmiş oluyorsunuz.   İmam Reza’nın kabrinin hemen girişinde 13. Yüzyıldan kalma bir hamamı restore ederek güzel bir etnografya müzesi haline getirmişler ki hamamın iç tavanlarında 13 kat olmak üzere bir çok fresk yer almakta. İran toplumunun geçmişine bakmak açısından oldukça aydınlatıcı örnekler var.  Aynı zamanda büyük şair Firdevsi’nin de anı mezarı Meşhed kentinin çok yakınında(Tus Kasabası) yer almakta ve bu kentte bulunan üniversiteye de adını vermiş durumda. Firdevsi’nin anı mezarı da en çok ziyaret edilen bölgeler arasında.   60.000 beyitten oluşan tek eseri Şehname’yi(Şahların Kitabı) 30 yılda yazıp Gazneli Mahmut'a sunan Firdevsi’nin bağlanan aylığı az bulduğu için sultanı ağır biçimde hicvedip, Gazne'den göçmek zorunda kaldığı çeşitli ülkeleri dolaştıktan sonra doğduğu Tus kasabasında öldüğü biliniyor. Tarih öncesi zamanlardan başlayıp Sasani İmparatorluğu sonuna dek tüm eski İranlı krallarının menkıbelerinin ele alındığı Şehname’nin ana tema Zabulistan prensi efsanevi kahramanı (Rostam) Rüstem’in hikayesidir.  Simurg veya diğer ismiyle Zümrüdü Anka efsanevi bir kuştur. Diğer isimleri Sênmurw (Pehlevi) ve Sîna-Mrû (Pâzand)   olan Simurg, Pers mitolojisi kaynaklı olsa da zamanla diğer Doğu mitoloji ve efsanelerinde  yer edinmiştir.  Şehname'de Kral Sam'ın oğlu Prens Zal albino olarak doğar. Kral, oğlunu görünce, çocuğun şeytanların tohumu olduğunu düşünüp onu  bir dağa terk eder, çocuğun ağlayışlarını duyan yumuşak kalpli Simurg çocuğu alıp büyütür. Zal her türlü bilgiye sahip Simurg'dan hikmet almış birçok şey öğrenmiştir. Yine de büyüyüp bir yetişkin olduğu zaman insanların dünyasına girmek ister. Simurg, ona bir tane altın tüy verip gitmesine izin verir. Eğer Zal, Simurg'un yardımına ihtiyaç duyarsa bu tüyü yakacaktır. Krallığına döndüğünde Zal güzel Rudabah'a aşık olur ve onunla evlenir. Zal karısının doğum sırasında öleceğini fark eder ve eşi ölmek üzereyken Simurg'u çağırmaya karar verir. Ortaya çıkan Simurg, Zal'ın bir tür sezaryen benzeri yöntem uygulamasını sağlar ve Rudabah ile çocuğun hayatını kurtarır. Bu çocuk daha sonra en ünlü ve büyük Pers kahramanlarından biri olacak, ülkemizde bilinen adıyla Zaloğlu Rüstem’dir.  Firdevsi’nin anı mezarını bize dolaştıran mihmandarımız, oldukça güzel yapılmış rölyeflerin önünde Şehname’nin epik bir eser olduğunu, çeşitli mitleri barındırdığını ancak tüm bunlara karşın İran halkının gerçeklerini anlattığını üstüne basa basa ifade etti. Gerçektende sürekli gelen öğrenciler ve ziyaretçilerle Firdevsi’nin İran için sadece önemli bir şair olmadığını aynı zamanda çok değer verdikleri bir motif olduğunu hissetmek mümkün oluyor.
Sokaklarında dolaşıldığında İran’daki Molla Rejiminin kendisini ne denli tahkim ettiğini görmek zor değil. Rejimin tahkimatını telefon görüşmelerinde ve internet üzerinden haberleşmede daha net anlamak mümkün. Sizi kim ararsa arasın ancak farklı bir numara üzerinden görüşme yapabiliyorsunuz. Telefonunuzda kayıtlı olan biri bile aramış olsa ekranda yerel bir numara görünüyor. İnternet bağlantısı ise sürekli ve düzenli olmadığı gibi en sık kullanılan arama motorları bile kısa bir süre sonra www.vatanmail.ir adresine yönlendiriliyor.  Ancak ilginç olan sokaklardaki kadın sayısı sanırım. İran nüfusunun %49’unu oluşturan kadınlar en azından Meşhed sokaklarının %70’ini oluşturuyorlar. Başları örtülü, büyük kısmı siyah feracelerle örtünmüş ve yüzleri açık İran’lı kadınlar sokakları istila etmiş durumda. O sürmeli gözleri ile insanın gözünün içine baka baka geçiyorlar ve her daim sokaklardalar gecenin 12’sinde bile sokaklardaki kadın sayısı çok fazla.  Tabi alkolün zinhar olmadığı İran’da tütün bulabilmek de oldukça zor bir iş. Eğlence mekanlarına hiç rastlamadım ancak Coca-Cola, Pepsi, Fanta, KFC gibi ABD menşeli ürünler her tarafta satılıyor. İran’ın resmi para birimi Riyal, hiçbir mağazada Riyal ile alışveriş yapmak mümkün değil. Riyal’den 10 kat daha değerli olan Toman diye bir para birimi var. Bu adla basılmış hiçbir para olmamasına karşın tüm fiyatlar Toman ile ifade diliyor ve örneğin siz mağazaya 10.000 Riyal veriyorsunuz ve 1.000 Toman olarak size söylenmiş bir ürünün bedelini ödüyorsunuz.  1.000 Toman ise 1 ABD Doları değerinde. Siyasal olarak ABD karşıtlığı üzerine politika üreterek varlığını sürdürüyormuş izlenimi veren İran’da böyle bir durum olduğu söylense belki inandırıcı olunmazdı. Ama yoğun bir ABD malları kullanımı olduğunu da gözledim.
Öte yandan Saddam Hüseyin’in 1980’de ABD’nin etkisiyle İran’a saldırması ile başlayan ve İran’ın bir milyona yakın insanını kaybettiği savaşın izlerini görmek de mümkün oluyor. Hala cadde ve sokaklarda Ayetullah Humeyni ve Ayetullah Ali Hameney’in fotoğraflarının yanında savaşta ölen İranlıların fotoğrafları yer almakta.
İran’da kaldığımız süre boyunca resmi bir toplantının parçası olmamız nedeniyle fırsat yaratabildiğimiz tüm zamanları sokakta geçirmeye çalışarak dolaştık, hiç sebze yiyemedik. Lokantalarda da otelde de rastlamak mümkün olmadı ama her daim kırmızı ete ulaşmak olanaklı. İnce ve uzun yapısı ile bir tür basmati olan İran pirincinden yapılmış pilav(çilav) her yemeğin yanında ve ortalama 3 kişinin yiyebileceği porsiyonlarda  tereyağı ayrı biçimde servis ediliyor. Yanına ise isterseniz shashlık(şiş), bahtiyari vb. adlarla gelen kırmızı etten ızgaralar ya da bizim tandıra benzer çok lezzetli etleri, bölgede yetişen ve her yerde satılıp her şeyin içine eklenen safran ile yapılmış başka çilav türleri de mevcut. Etnografya müzesinde en küçüğünden devasa büyüklükte olanlarına dek çok sayıda ve çeşitte semaver görmüş olmamıza karşın Meşhed’te çayevine de rastlamadık. Otelde ise bizleri Early Grey sallama çaylar karşıladı her defasında.
İran’ın Ostan adı verilen 30 idari bölümden oluştuğunu belirtmek gerek.  Razavi Horasan Ostanı’nın merkezi olan Meşhed, tarih boyunca ipek yolu ve baharat yolu gibi kervan yollarının üzerinde bulunduğu için her zaman önemli bir konumda bulunmuştur. Ancak İmam Reza çarşısında yer alan baharatçılara bakıldığında bırakalım İstanbul’daki Mısır Çarşısını, Bursa’nın baharatçılar çarşısındaki kadar bir baharat çeşitliliği olmadığını söylemek mümkündür.
Yaklaşık 1 hafta süren bir ve üstelik büyük bölümü otelde toplantıda geçen bir zaman içinde İran gibi bir ülke hakkında fikir sahibi olmak ya da söz söylemek oldukça güç bir iş. Meşhed ve bulunduğu bölge Türkiye’nin etkisinin en az olduğu bölgelerden birisi buna karşın genel olarak Türklere karşı diğerlerine gösterilenlerden daha büyük bir muhabbet ve sevgi duyulduğuna yakından tanık olduk.
Dönüş vakti yaklaşmıştı ve Türkiye’den kötü haberler alıyorduk. Mart kapıdan baktırır, kazmayı küreği yaktırır kabilinden Ankara’da 60 santim kar olduğunu ve okulların 1 gün tatil edildiği haberini alıp, buna Bursa’da da yoğun kar yağışı bilgisini ekliyor ve gideceğimiz gece İstanbul’da da kar beklendiğini duyuyorduk. Türkiye üzerinden ülkesine dönecek olanlar da dahil olmak üzere yaklaşık 50 kişiden oluşan ve aynı uçakla dönecek olan delegasyonu salimen ülkeye dönme telaşı sarmıştı. Sabaha karşı 03.30’da kalkacak uçağımıza gitmek üzere 01.00’de otelden ayrıldığımızda delegasyonun tümünün gözlerinden bu durumu görmek mümkündü. Meşhed Uluslararası Havaalanı’nın kapısından girip ip gibi bir kuyrukla tek güvenlik kapısından geçip, THY’nin güler yüzlü olduğu kadar yardımcı çalışanının yardımı ile beklemeksizin biniş kartlarımızı alıp, Azeri kökenli olduğu için sohbet etmeye çalışan pasaport polisini kolaylıkla geçtiğimizde 2 saatten daha uzun bir zaman olan uçak kalkışına kadar gidiş terminalinde bir kafeteryada kahvemizi içip zaman geçirmeyi planlıyorduk. Ancak gördük ki yılda 20 milyon turistin geldiği söylenen bu kentin uluslararası havaalanında değil bir kafeterya, su içecek bir ünite dahi yoktu. Eğer uçağımız rötar yaparsa ya da kardan dolayı bir gecikme olmuşsa ne yaparız burada açlıktan ölmekte var diye şakalaşırken tam zamanında inen uçağımızın yumuşak koltuğunda henüz pilot hoş geldiniz demeden uykuya dalmışım.

Uyandığımda İstanbul’a inmek üzereydik ve sanki hiç ülkeden ayrılmamışım gibi bir hisle dönmüş oldum. Dedim ya batılı değil doğulu gibi olmak benim için daha ehven bu nedenle İran’da kendimi tüm rejim defolarına rağmen kötü hissetmedim. Sanki bin yıldır İran’da yaşıyormuşum gibi tanıdık ve bildik bir yerde olduğum kanaatiyle valizimi alarak Bursa’ya yani kentime dönüş yolunu tuttum. 16.03.2011, Bursa    

1 Mart 2011 Salı

BATI BALKAN VE TÜRKİYE’DE YEREL YÖNETİM VE STK’LAR İŞBİRLİĞİ BÖLGESEL KONFERANSI

TACSO
BATI BALKAN VE TÜRKİYE’DE YEREL YÖNETİM
VE
STK’LAR İŞBİRLİĞİ BÖLGESEL KONFERANSI
22-24 Şubat 2011 Budva - KARADAĞ

Sivil Toplum Kuruluşları için Teknik Destek Projesi(TACSO) kapsamında 22-24 Şubat 2011 tarihleri arasında Karadağ’ın Budva kentinde gerçekleştirilen BATI BALKAN VE TÜRKİYE’DE YEREL YÖNETİM VE STK’LAR İŞBİRLİĞİ Bölgesel Konferansına, Türkiye’den,


Mustafa YARDIMCI            T.C. İçişleri Bakanlığı Dernekler Dairesi Başkanı,
Şaban ACAR                         T.C. İçişleri Bakanlığı Dernekler Dairesi,
 Mehmet KELEŞ                  Türkiye Belediyeler Birliği Genel Sekreter Yardımcısı,
Mehmet KARTAL                Nilüfer Belediyesi Nilüfer Kent Konseyi Genel Sekreteri
Ebru HANBAY                      Keçiören Belediyesi Kadın Sığınmaevi Koordinatörü
İnan İZCİ                               Sarıyer Belediyesi Dış İlişkiler Bölümü Koordinatörü
Sezai HAZIR                          Yerel Yön. ve Demokrasi Dünya Akademisi Direktörü
Başak SARAL                       Habitat için Gençlik Derneği Genel Sekreteri
Duygu BEKTAŞ                    İhlas Haber Ajansı Temsilcisi
oluşan 9 kişilik bir ekip katılmıştır. Toplantıya Türkiye ile birlikte Arnavutluk, Bosna-Hersek, Hırvatistan, Kosova, Makedonya, Karadağ ve Sırbistan’dan 76 ülke delegesi, TACSO görevlileri ve Karadağ’dan yerel yetkililer katılmıştır. Toplantı 3 ayrı açık oturum ve her açık oturumun ardından eş zamanlı 4 atölyenin yapılması ile gerçekleşmiştir.
Yerel Yönetimlerde Şeffaflık ve Sorumluluk ve STK’ların Rolü konusunun ele alındığı I.Açık Oturum’da, seçilmiş katılımcıların kısa sunuşlarının ardından ülkeler 4 atölyeye ayrılarak oturumun ana konusu ile ilgili GÜÇ ALANI ANALİZİ yaptılar. Analiz sonucunda elde edilen bulgulardan aleyhte olan güçleri azaltmak, leyhte olan güçleri ise güçlendirmek için neler yapılabileceği tartışıldı.

Yerel Düzeydeki Mekanizmalar-Karar Verme Süreçlerine Katılım ve STK’ların Rolü başlıklı oturumda da yapılan kısa sunuşların ardından Güç Alanı Analizi gerçekleştirildi.  Üçüncü ve son Oturum Yerel Düzeyde STK’ların finansmanı konusunda gerçekleştirildi. Benzeri biçimde güç alanı analizi ile sonlanan oturum sonrasında 3 günün değerlendirilmesi yapılarak yerel düzeyde ortaklaşa yapılabilecek çalışmalar hakkında görüş alışverişinde bulunuldu. Yapılan Güç Alanı Analizlerinin ve toplantının sonuçları TACSO tarafından redakte edilerek katılımcılarla paylaşılmak üzere kayda alındı.    

27 Şubat 2011 Pazar

Komşuda pişer bizde de düşer(mi?)



Hepinizin izlediğini düşünüyorum. Komşumuz Yunanistan’daki hükümet zor durumda. İster siyasal beceriksizlik diye tanımlayın ister uluslar arası krize hazırlıksız yakalanma isterseniz geçmiş iktidarların hovardalığının diyetini şimdiki hükümet ödüyor diye düşünün. Yunanistan önemli bir ekonomik krizin içine düşmüş durumda. “Bizim Yorgo”’nun Yunan Ekonomisi krizde diye çığlıklar attığını hepimiz izliyoruz. Hem Merkel hem de Sarkozy, Yunanistan’ı yalnız bırakmayacaklarını ifade de etmişlerdi.  
Dünyanın hemen her yerinde olduğu gibi bu tür kriz durumlarında hükümetlerin krizi atlatabilmek için en güvendikleri kaynak emekçilerdir. Her ne kadar koca koca patronlar, IMF, Dünya Bankası, AB gibi devasa ortaklıklar olsa da en kestirme çözüm hemen emekçilerin haklarının tırpanlanması, dolaylı vergiler diye tarif edilen tüketim maddeleri üzerinden alınan vergilerin arttırılması, sosyal güvenlik sistemlerinde emekçiler aleyhine yapılan düzenlemeler vb. bir çok önlem(!) hemen alınıverir. Nitekim Yunan hükümeti de elinde en güvendiği bu kartı oynamaya kalkıverdi. Emekçiler, Yunan hükümetinin krizin atlatılması amacıyla memurların maaşlarında kesinti, sigara, içki ve benzini ağır vergi, emekli haklarında kısıtlama ve erken emeklilikleri kaldırmayı öngören  önlemlerine tepki gösteriyorlar. ADEDİ adlı Memur sendikası ile GSEE adlı işçi sendikaları konfederasyonunun ortaklaşa düzenledikleri 24 saatlik eylem Yunanistan’da hayatı durdu.
Grev nedeniyle bankalar çalışmadı, okullar açılmadı, hastanelerde sadece nöbetçi personel çalıştı ve sadece acil vakalar tedavi gördü, ulaşım aksadı. Yunanistan’ın iki ana havayolu şirketi Olimpic Air ve Aegean’in tüm seferleri iptal oldu. Medya çalışanları da greve katıldı, önceki gün hiçbir radyo ve TV kanalında haber bültenleri ve haber programlar yayınlanmadı. Gazetelerde çalışanlarının grevi nedeniyle ise yarın Yunanistan’da hiçbir gazete yayımlanmayacağı duyuruldu. Özetle Yunanlı emekçi kardeşlerimiz haklarının tırpanlanmasına, tüketim malları üzerindeki dolaylı vergilerin arttırılmasına karşı “Osmanlı Tokadı” gibi bir yanıt ürettiler ve buna devam edeceklerinin de sinyalini verdiler. Gönlümüzün ve vicdanımızın onlarla birlikte olduğunu belirtelim. Krizin bedelini emekçiler ödemesin sloganı ile ortaya çıkan bu durum ne kadar da ülkemizdeki hale benzemekte değil mi?
Mevcut AKP hükümeti döneminde dolaylı vergilerin, özellikle içki, sigara ve petrol ürünlerinin üzerindeki vergilerin e kadar arttığını, özelleştirmeler nedeniyle bir çok emekçinin emekliliğe zorlandığını, Sosyal Güvenlik sisteminde ve sağlık sisteminde emekçilerin aleyhine düzenli düzenlemeler yapıldığı bu ülkede yaşayan herkes biliyor.  Tekel işçileri neredeyse 2 aydır haklarını arıyorlar, başbakan tekel işçilerini işgalci olarak nitelendiriyor. Belediye Başkanı olduğu dönemde yıkamadığı kaçak binaların öcünü zemherinin soğuğunda evinden çocuklarından uzakta derme çatma ama için sevgi, inanç ve mücadele azmi dolu çadırlardan çıkarmaya çalışıyor. Ülkedeki büyük sendikalar ve konfederasyonlar ortak eylem yapma kararı alıyor ve Tekel işçileri ile dayanışma sürüyor. Bakıldığında Türkiye’nin durumu Yunanistan’ın durumundan daha vahim ve kötü bir halde. İstediğiniz veriyi karşılaştırın, işsizlik mi?  yoksulluk mu? Sağlık hakları mı? Emeklilik hakları mı?
Ancak nedense (!) komşuda olduğu gibi hayat durmuyor. Yunanistan’da sendikaların ortak eylemliliğine ÖZEL SEKTÖR çalışanları destek vermişler. Bizim ülkemizde kamu çalışanları kendi haklarının tırpanlandığı eylemlere bile destek vermiyorlar. 7-8 yıllık AKP iktidarı döneminde iktidar 2 canavar yarattı. Bunlardan ilki YOKSULLUK CANAVARI diğeri ise KORKU İMPARATORLUĞU. Yoksulluğu Valiler ve Belediyeler eliyle dağıttığı erzak, kömür ve yeşil kartlarla kontrol ederken, Türkiye, Korkunun imparatorluğunun karanlığına giderek teslim oluyor.
Hep birlikte göreceğiz. AKP’in ön bahçesi sözde sendikalar olan MEMUR-SEN ile HAK-İŞ kuyruğunu kıstırıp işçinin yanından, gerçek yeri olan “ağanın” yanına geçtiler. Korkunun imparatorluğuna teslim oldular. Bu gün 25 Şubat Perşembe Saat 18.00’de Osmangazi Metro İstasyonunda emekçiler toplanıyor. Çağrıcı sendikaların ortak imzasını taşıyan 4-B 4-C’YE HAYIR! İŞGÜVENCEME DOKUNMA! pankartıyla, Fomara’ya meşalelerle yürüyecekler. 27 Şubat Cumartesi Saat 13.00 – 15.00 arası Fomara meydanında İŞÇİ KÜRSÜSÜ kuruluyor, oturma eylemi yapılacak, Şiirler, marşlar, türküler söylenecek, halay çekilecek…
TEKEL İŞÇİSİNİN önderliğinde ayağa kalkan Emekçiler tüm dostlarını yanına çağırıyor.

Komşuda pişen bize de düşer mi?

5 Şubat 2011 Cumartesi

RUHALILAR* DİKKAT FARUK ÇELİK GELİYOR…


11 Bağımsız adayın olduğu Urfa’da seçim çetin geçeceğe benziyor. 12 Haziran 2011 tarihinde gerçekleştirilecek Milletvekili Genel Seçimlerinde Başbakan R.Tayyip Erdoğan tarafından Devlet Bakanı ve Bursa milletvekili Faruk ÇELİK’in  Urfa’dan aday gösterildiğini öğrendiğimde aklıma aşağıdaki öykü geldi. Urfalıları uyarmak istedim. Biz Bursalılar Faruk Bey’in hizmetlerini biliyoruz, en sonuncusu Karacabey yakınlarına Disneyland yapmaktı. Umarım Urfa’ya da aynısını yapmaya kalkmaz. Ya da Ayn-ı Zilha Gölü için buraya iki göl fazla hemen diğerini turizme açalım demeye kalkmaz.  Bu öykü her zaman hoşuma gitmiştir. Öyküyü Sunay Akın’dan ödünç alıyorum. Dikkat Ruha’lı kardeşlerim dikkat.
“1957 yılında Amerika’nın güneyine araştırma yapmak üzere üs kuran NASA’yı bir gün küçük bir Kızılderili çocuk fark eder ve koşa koşa epeyce uzakta bulunan kamplarına gidip büyükbabasına haber verir.
-Büyükbaba, beyaz adamlar gelmiş, aşağıdaki vadide gördüm… Çok kalabalıklar ve bir şeyler yapıyorlar.Yaşlı Kızılderili homurdanmaya başlar, belli ki epeyce sinirlenmiştir.
-Onlarla konuştun mu?
-Hayır, beni görmediler. Ben büyük tepenin üzerinden onları izledim.
-O zaman yarın yanlarına git ve orada ne aradıklarını sor. Küçük Kızılderili ertesi sabah yola koyulur. Üsse varır ve beyaz adamlardan birinin yanına gidip,
-”Burada ne yapıyorsunuz” diye sorar.
Beyaz adamlardan birkaçı küçük Kızılderili’nin basını okşarlar, ona gülümserler ve
-”Hani geceleri gökyüzünde parlayan bir şey var ya, biz buradan onu seyrediyoruz” derler.
-Ayı mı? Peki, ama neden?
Adamlar küçük çocuğun sorusunu yine gülümseyerek yanıtlarlar.
-İleride… Çok yıllar sonra buradan oraya insanları götürebilmek ve orada yeni bir hayat kurabilmek için… Anladın mı?
Küçük Kızılderili şaşkınlığını gizlemeye çalışarak “anladım” der ve koşa koşa uzaklaşır.Öyle hızlı koşmuştur ki, kampa geldiğinde konuşamaz hâldedir. Hemen büyükbabasının yanına gider ve kendisine söylenenleri bir bir anlatır. Yaşlı Kızılderili torununun anlattıklarını dinledikten sonra iyice sinirlenir, bağırıp çağırmaya başlar.Ertesi sabah yine torununu yanına çağırır, hayvan derisi üzerine kızgın bir çubukla ve kendi lisanınca yazdığı notu torununa uzatarak der ki:
-Bunu al, beyaz adamlara götür ve onlara de ki: “Bunu büyükbabam gönderdi… Oraya, yani aya gittiğinizde bunu oradakilere verecekmişsiniz”.
Küçük Kızılderili kendisine söyleneni aynen yapar. Üsteki beyaz adamlardan birine notu verir, büyükbabasının söylediklerini de iletir ve yine koşar adım uzaklaşır.Üs çalışanları, belli bölümleri yakılmış deri parçasına bakıp, bakıp saatlerce gülerler. Ancak aradan bir kaç gün geçtikten sonra, yaşlı Kızılderili’nin o notla, sözde ayda yaşayanlara nasıl bir mesaj iletmek istediğini merak etmeye başlarlar. Bu merak günden güne öylesine büyür ki, bir tercüman çağırmaya karar verirler. Tercüman geldiğinde herkes bir araya toplanır ve merakla beklemeye başlarlar. Bu arada gülüşmeler hâlâ ara ara devam etmektedir.Tercüman deri parçasını eline alır, okur ve ağlamaya başlar. Herkes şaşkındır, gülüşmeler yerini iyiden iyiye meraka bırakmıştır. Tercüman yaşlı gözlerini kalabalığa çevirir ve der ki:
-Not aynen şöyle:
“Bu adamlara dikkat edin, elinizden topraklarınızı almaya geliyorlar”!.”



*Er- Rıha veya Er-Ruha : eskiden Urfa kentine verilen ad.

10 Eylül 2010 Cuma

NAZİZM ‘DEN TAYYİPİZM’E GİDEN YOL HARİTASI NEREDEN GELİYOR???


Saat 10.00 1 Nisan, 1933. Halkı boykota çağıran SS üyeleri: "Deutsche! Wehrt Euch! Kauft nicht bei Juden!" (Alman milleti kendini savun ve Yahudilerden alış veriş yapma.) demişti. BİZDE DE OLMADI MI? LAHMACUN YEMEYİN, KÜRTLER KAZANIYOR, ONLARDAN, ONLARIN MARKETLERİNDEN ALIŞVERİŞ YAPMAYIN DENMİŞ VE ÇEŞİTLİ ALIŞVERİŞ MERKEZLERİ TAŞLANMAMIŞ MIYDI???
Hitler'in 1933 yılında başa geçmesi ile birlikte, Yahudilerin haklarının kısıtlanması uygulamalarına başlandı.  Önce Yahudi memurların ve Yahudi hukukçuların görevden alınmalarını sağladı. ALLAH ALLAH BU GÜNÜMÜZDE BİRŞEYE VE BİR ÜLKEYE BENZİYOR AMA…BİZDE DE ÖNCE HUKUK SONRA ASKER SONRA MEDYA ELE GEÇİRİLMEMİŞ MİYDİ???
1935 yılında Yahudilerin durumu tekrar daha da kötüleşti; Yahudilerin doktorluk, eczacılık, askerlik ve birçok diğer meslekleri yapması yasaklandı. 1935 yılının Haziran ayında Berlin'de tekrar Yahudi dükkânlarının harap edildiği bir ayaklanma gerçekleşti. BENZERİ YAKIN MI ACABA???? SIRA BUNLARA GELMİYOR MU???
Nazi Soykırımı, Yahudi Soykırımı, ya da Ha-Shoa (İbranice: השואה Felaket); Almanya'nın Nazi döneminde yaklaşık 6 milyon kişinin (kaynaklara göre ölü sayısı değişir) sistemli bir şekilde öldürüldükleri katliama verilen isimdir. Yahudiler başta olmak üzere Sintiler, Romanlar, Yenişler ve diğer "Çingene" kabul edilen insanlar, Nazi aleyhtarı Almanlar, engelliler, eşcinseller, Yehova şahitleri, savaş tutsakları, Lehler ve diğer Slavlar da bu katliamın kurbanları olmuşlardır. Naziler olayları zaman zaman "Yahudi problemine nihaî çözüm" olarak tanımlamışlardır.  AAAA BUNU DA BİLİYORUM YA NE DEĞİŞİK BU DÜNYA DEMEK Kİ HALA “NİHAİ ÇÖZÜM”LER PEŞİNDE, AKP’NİN SIFIR SORUN VE NİHAİ ÇÖZÜM FORMÜLLERİ BUNA BENZEMİYOR MU?  
Bu insanların öldürülme nedeni, Nazi döneminde doruğuna varmış olan Yahudi nefretinin ve Nazi ırkçılığı görüşüne göre "yaşamaya hakkı olmayan alt-sınıf ırklar" olarak görülmüş olmalarıydı.  Öldürülen insanların yanı sıra, aralarında Afrika kökenli Almanların da olduğu binlerce kişi ise zorla kısırlaştırıldı. 15 Eylül 1935 tarihinde "Nürnberg Kanunları" çıkarıldı. Bu kanuna göre, Ari ırktan olmayanlar "alt sınıf"-insanlardır ve ari ırkına ait insanlar ile evlenmeleri yasaklandı. 5 Ocak 1938'de Yahudileri tipik bir Yahudi ön ve soyadı taşımaya mecbur kılan yeni bir yasa çıkarılır. Yahudi olan bir kimse artık devletten sosyal yardım alamaz. Yahudilere birçok diğer meslek yasaklanır. Yahudi öğrenciler Alman öğrencilerden ayrılırlar. Berlin'de 1600 Yahudi toplanır ve kapalı kamplara götürülür. Bu haber yayıldığında Yahudilerin işsizlerinden ve en fakirlerinden bir kısmı yurtdışına göç eder. Kısa bir zaman sonra Yahudilerin kaçmaları da zorlaşır. Birçok ülke Yahudi göçmenleri geri çevirmeye başlar. BİZİM DE BAŞIMIZA BÖYLE BİR ŞEY GELİR Mİ NE DERSİNİZ? HATTA DAHA İLERİ GİDİP SÜNNİ OLMAYAN MÜSLÜMANLARA DA SIRA GELİR Mİ? NE DERSİNİZ???
NSDAP yani Nazi partisi 1938 yılının Kasım ayında birçok ayaklanma organize eder. En şiddetli ayaklanma 9-10 Kasım'da gerçekleşen "Kristal Gece"dir. Bu ayaklanmada yüzlerce yıllık sinagoglar, Yahudilerin dükkânları, evleri ve diğer mülkleri yakılır ve yaklaşık olarak 400 Yahudi öldürülür. Diğerleri dövülür ve aşağılanır. Bundan sonraki birkaç gün içinde yaklaşık 36.000 Yahudi toplama kamplarına taşınır. Bu ayaklanmaların amacı, aslında halkın ne türlü bir tepki göstereceğini tespit etmektir. EVET EVET ACABA ÜLKEMİZ NASIL BİR TEPKİ GÖSTERECEK……Hitler'in sağ kolu Goebbels bu ayaklanmalardan sonra gazetelere şu başlığı bastırır; "Halkın ruhu kaynadı ve sonunda taştı".
II. Dünya Savaşının başlaması ile birlikte, 1 Eylül 1939'da asıl Yahudi soykırımı başlamıştır. Bütün Yahudilerin soyunu tüketme kararının 1941 yılının Ekim ayında mı yoksa yaz zamanında mı verildiği konusunda tarihçiler aynı fikirde değillerdir. Adolf Hitler aslında bu kararını 1925 yılında yazdığı "Mein Kampf" (Kavgam) adlı kitabında çoktan açıklamıştır.
1939 yılında Almanya'da bulunan bütün Yahudilerin toplanıp Polonya'da gettolara yerleştirilmeleri kararı verilmiştir. 1940 yılında Polonya’daki gettoların sayıları hızla artmaya başlar. Bu gettolarda açlıktan, soğuktan ve salgınlardan çok insan ölür. Gettolarda ölüm artık o kadar doğal bir şeydir ki kaldırımlarda açlıktan ölmek üzere yıkılan insanlarla ve yığılı duran cesetlerle kimse ilgilenmez. YAHU BU SAKIN HATAYDAKİ MÜLTECİ KAMPLARI GİBİ OLMASIN, HEM KİMSE DE ZİYARET EDEMİYOR NASILSA….. TABİ BU BİR YANLIŞ ANLAMAYA DA YOL AÇMASIN, SÖZÜNÜ ETTİĞİM ESAD YANDAŞLARINI BU KAMPA TOPLADIK VE YOK EDİCEZ TONUNDA DEĞİL, BU BİR DENEME OLMASIN SAKIN, YAKIN GELECEKTE BU ÜLKE HALKLARINDAN BİRİLERİ DE BU KAMPLARDA TUTULMASIN….
9 Ekim 1941den itibaren bütün Yahudilerin iyi görünür şekilde bir Davud'un Kalkanı sembolü taşımaları zorunlu kılınır. Hala Almanya'da yaşayan son Yahudilerin evlerine "Burada bir Yahudi oturuyor" diye bir yazı ya da bir Davud'un Kalkanı resmi bırakılır. O zamana kadar rahat bırakılmış 65 yaş üzeri Yahudiler de kamplara götürülürler. ACABA BİZ NE SEMBOLÜ KOYMALIYIZ ONA KARAR VEREMEDİM. ÜLKEMİZDE DE KÜRTLERE- ERMENİLERE – LAZLARA- ALEVİLER NE BİLEYİM “BİZDEN OLMAYAN”- NE DEMEKSE- HERKESE BÖYLE BİR ŞEY YAPSAK NE İYİ OLUR DEĞİL Mİ????? ASLINDA BU DA OLDU DEĞİL Mİ? ADIYAMAN VE  MALATYA’DA ALEVİLERİN EVLERİ İŞARETLENMİŞTİ.
19 Ekim 1941'den sonra medyaya bu konu hakkında haber yayınlamak yasaklanır.
TAMAM, BAŞBAKAN BU NEDENLE MEDYA PATRONLARINI TOPLADI VE ONLARA MEŞHUUUR PARMAK İŞARETİNİ YAPTI VE SIK SIK TELEVİZYONLARA ÇIKIP BAŞBAKAN BUNU TEKRAR TEKRAR YAPIYORDU. ŞİMDİ ANLADIM
 Almanya'daki son Yahudilere et, buğday, süt, bal gibi gıdalar verilmesi yasaklanır. Artık hasta Yahudilere ilaç vermek yasaklanır. Yahudilerin bir mahkemeye başvurma hakları da ellerinden alındıktan sonra, artık Almanya'da kalan en son Yahudiler avlanmayı bekleyen kurbanlardan farksızdır..
EH SIRA BİZE DE GELİR!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!!
Ne yazık ki bu güzel ülke ve bu güzel ülkenin güzel insanlarını oluşturan halklar şimdi tamda 1930’ların kafasıyla işleyen yeni Muhafazakâr Müslüman Liberallerin yeni faşizmiyle karşı karşıya…..
Türkiye 2 alanda açık savaş yürüten bir ülke oldu. Birincisi kendi toprakları içinde Kürtlerle savaşırken, ikinci olarak ise açıktan(öyle demiyorlar ama) Suriye’deki savaşın tarafında (adının neden Özgür Suriye Ordusu olduğunu bilmediğimiz) ESAD yandaşlarına karşı savaşıyor. ESAD’ı ve rejimini bende sevmem ve eleştiririm ama bu Türkiye’nin ve hükümetinin derdi mi yoksa Suriye halkının derdimi bunu görmek gerek.  
Ne ilginç değil mi? Türkiye giderek 1930’ların Almanya’sını andırmaya başladı. Burada ki soru: Almanya’da Nazileri iktidara kim taşımıştı. Yanıt ortada ALMAN HALKI….
Gerçek soru ise sanırım şu:

Türkiye Halkları olarak bizlerde benzerini yapacak mıyız? Yoksa irade gösterip kardeşçe ve barış içinde bir ülkeden bir arada yaşayacak mıyız ve de yükselen bu faşizme dur diyebilecek miyiz???????