24 Kasım 2006 Cuma

KÜBA NOTLARI

EL PUEBLO UNİDA JAMA'S SERA' VENCİDO    örgütlü halk yenilmez
Chavez son seçimleri kazandıktan sonra böyle demişti. Bunu gittiğimiz de Küba’da yaşadık ve tanık olduk.
Küba’da geçen 7 gün... En önemlisi Başka bir dünya mümkün sözünü söyleyenlerle değil devrimi yapan insanlarla karşılaştık. Bir iddianın yerine getirildiğini gördük.
Bir delikten bakarak koca bir ülkeyi görme sevdası
Gördüğümüz kocaman bir hiç, bunlar sadece izlenimler
Olabildiğince çok insanla konuşma ve çok soru sorma çabası –CHARLES’in söyledikleri
Duygusal bağlılık  HASTA LA VİCTORİA SİEMPRE
Latin Amerika’da gelişen sol (CHAVEZ-LULA-BECHELET-MORALES-ORTEGA-FİDEL) Küba içinde önemli bir umut
İstanbul Paris 3 saat 1 saat aktarma Paris – Havana 9 saat uçak yolculuğu
Havaalanında karşılanma
Charles ve dostluk- eski bir dostu görmüş gibi olma

KÜBA CUMHURİYETİ
Yüzölçümü                                           : 110 bin km2
Nüfusu                                                 : 11.230.000
Ortalama Yaşam Ümidi                         : 76,6 yıl
Bebek Ölüm Oranı                                : binde 7,3
Okuryazarlık Oranı                                : %96,2
İnanç Sistemi                                       : %40 Katolik
                                                           : %10 Protestan ve Pagan Afrika İnançları
                                                           : %50 İnançsız
Etnik Yapı                                            : %51 Afrika-Avrupa Melezleri
                                                           : %37 Avrupa Kökenliler
                                                           : %11 Afrikalı Siyahlar
                                                           : % 1 Çinliler
Kişi başına GSMH(2004)                       : 1150 $
GSMH(2004)                                        :12 milyar dolar
GSMH içinde Turizmin payı(2004)                    :7 milyar dolar
Turist Sayısı (2004)                              :2 milyon kişi
Ana ticari Ürün                                     :Şeker Kamışı
% 50 den fazla-dünyanın 3 .büyük şeker kamışı üreticisi
İşsizlik Oranı                                        :%2,5
ABD’ye uzaklığı                                    : 90 mil  yaklaşık 160 km

Para Birimi                                           : National Peso
                                                           : Dövize Çevrilebilir Peso(CUC)-2004

                                                           :1 EURO     =    1,14 CUC
                                                           :1 CUC        =    24 NP
Asgari Ücret                                         :120 NP       =      5 CUC
Doktor Ücreti(Pratisyen)                       :537 NP       =    23 CUC
                     (Uzman)                         :650 NP
Subay-Polis                                          :800 NP

1 Kutu Yerel Bira              3 CUC     = 20 günlük Asgari ücret
1 Kutu Cola                      1,5 CUC  = 10 günlük asgari ücret

Örnekler ver-hediyelik eşya-puro-içki- yemek-giyim
Dolardan fazla komisyon alıyorlar ambargoya misilleme olarak
Ayrıca bir çok kredi kartı geçmiyor, özellikle ABD bankalarına ait olanlar hiç geçmiyor.

1962 KARNE(LİBRETA) UYGULAMASI
Otuza yakın gıda maddesinin kişi başına düşen tutarı
2,5 kg pirinç
1,5 kg şeker
0,5 kg kuru fasulye
1,0 kg balık yada diğer deniz ürünü
28 gr kahve
300 gr tuz
0,5 litre yemeklik yağ
14 yumurta
Günde 1 ekmek
0,5 kg tavuk
1 kg soya kıyması
Sabun/diş macunu/deterjan/bisküvi/hatta kadınlar için orkid
Tüm bunlar asgari ücretin %40’ına  yani 30 NP
1990’a kadar libreta uygulaması oyuncak/giyim ve ev eşyalarını da kapsıyormuş


Çocuklar 7 yaşına gelene kadar 1 litre süt bedelsiz
7-13 yaş arası meyveli yoğurt  bedelsiz


KÜBA TARİHİ

Jose Marti 28 Ocak 1853'te Havana'da doğmuş.
İspanya'ya karşı bağımsızlık savaşımı verenlerden olduğu için 17 yaşında tutuklandı ve 6 aylık kürek cezasından sonra İspanya'da Madrid'e sürüldü. Madrid'te Zaragosa üniversitelerinde hukuk, felsefe ve filoloji eğitimi gördü. 1874'te Latin Amerika ülkelerini dolaştı. 1878'de Kübalı toprak sahiplerinin İspanyollarla anlaşması nedeniyle sona eren savaş ve çıkan af ile ülkesine geri döndü. 1880'de Kuzey Amerika'ya geçti, göçmen olarak yaşadı. Gizli siyasal faaliyetinden dolayı iki kez yine tutuklandı. Daha sonra New York'a yerleşti. Buradan Buenos Aires' de çıkan La Nicion adlı gazetede ona ayrılan köşedeki yazılarından dolayı ünü bütün Latin Amerika'ya yayıldı. 1892'de Partido Revolucionario Cubano (Küba Devrimci Partisi) kuruldu ve Marti, PRC' nin temsilciliğine seçildi; aynı zamanda Patria (Vatan) adlı gazeteyi çıkarmaya başladı. 1895'de Küba halkını bağımsızlık savaşına çağıran ve Partinin manifestosu niteliğinde olan Monte Kristo Bildirisi'ni kaleme aldı.

1895'de Kübalı yurtseverler bir kez daha İspanya'ya karşı savaş hazırlıklarına başlamıştı. Marti Küba'ya döndü ve 1 ay sonra 19 Mayıs 1895'te arkadaşlarıyla birlikte küçük çaplı bir çatışmaya girdi ve çatışmada İspanyol askerleri tarafından öldürüldü. Jose Marti yaşamını, Küba'da İspanyol sömürge/koloni yönetiminin sona erdirilmesi ve Küba'nın ABD dahil başka ülkelerin egemenliği altına girmemesi için savaşıma adamıştır.
“Küba’da erkekler için devrim tüm kadınları yüzleri gülmeden tamamlanmış olmayacaktır.”
1878  Bağımzsızlığını kazandı
1934 ABD himayesinde kaldı
1959 Fidel ve gerillalar Havana’yı ele geçirdi ve Batista kaçtı.
1960 ABD ambargosunun başlaması
1976 yılında Küba Komünist Partisinin egemenliği kesinleşti.
1989 SSCB yıkıldı.1991 SSCB yardımı kesti.
1994 Ağustosu Fidel’e karşı büyük grev Malecon sokaklarına çıkan halkı Fidel burada karşılamış,neredeyse herkesi tek tek dinlediği söyleniyor.
1994 Fidel Havana’da belli bölgeleri turizm açtı.
(50 -50 joint ventura/ağırlık İspanyollar/eski otellerin onarımı)
Paladarların ve ev pansiyonlarının açılışı
En çok 10 kişi alan özel işletmeler
Kübalılar otellere giremez, Havana sokakları ve jineterolar(bir tür fahişe)
Sadece fuhuş olarak değerlendirmek yanlış
Temizlik anlayışı/seks anlayışı/aile anlayışı/ritim duygusu LATIN ATEŞİ
Cubanacan resmi turizm acentası- ödeme acentaya
******Juan Antonio Blanco – Talking About Rev. Kanser örneği*******
SAĞLIK
Küba sağlıkta ABD’nin 27 de biri kadar harcama ile tüm temel sağlık istatistiklerinde ABD’den daha iyi durumda. Ortalama yaşam ümidi bebek ölüm hızı, anne doğum hızı, birçok salgın hastalıkta ABD’den iyi durumdalar.
Sevk Zincirine bağlı bir sağlık sistemi kurulmuş. 700-800 kişilik bir bölgede 1 doktor ve 1 hemşireden oluşan aile hekimleri görev yapıyor. Bu doktor ve hemşire hizmet verdiği mahalle/bölgede oturmak zorundalar. Doktor sevk etmeden bir üst basamakta sağlık hizmeti verilmiyor. İnsanları hasta etmeme üzerine kurulu bir sistemleri var. 2 basamak poliklinikler var onun üstünde en çok 3 gün kalınabilen hastaneler var. En üstte ise yataklı tedavi hizmeti veren kurumlar var. Sağlık tümüyle parasız ve herkes için eşit. Her şey. En pahalı ilaç olan AIDS ilaco bile 1 NP altında . Küba dünyanın önemli aşı üreticilerinden.Ambargo nedeniyle aşıyı satamıyor. Tropikal ülkelerin tümünde görülen deng humması ve sarı humma Küba’da yok. Tamamıyla temizlenmiş bu iş için emeklileri kullanmışlar. Her yeri ilaçlıyorlar hala. Küba Kolombiya ve Peru hariç tüm Orta ve Güney Amerika kıtasında sağlık hizmeti veriyor. Binlerce Kübalı doktor çalışıyor. Bunu ilginç bir biçimde paraya tahvil etmemeye özen gösteriyorlar. Afrika’da Mali’de bu sene bir tıp fak.açıyorlar. Hemen tüm güney Amerika kıtasında çalışan binlerce Kübalı doktor var. Son gelişme ile kübadaki sistemi Venezuela’da kurmak için 8 bin doktor çalışıyor ve karşılığında Chavez Fidel’e petrol veriyor. Göz konusunda özellikle katarakt tüm Amerika kıtasına hizmet veriyorlar. Çok sağlam ve düzgün işleyen bir sağlık sistemi oluşturmuşlar. İlaçlar parasız-kanser ilaçları 1 dolar-. Çocukluk çağında her çocuğa ücretsiz olarak 13 aşı yapılıyor.  Hastaneler çok temiz ve düzenli. Bakanlığın adı HALK SAĞLIĞI BAKANLIĞI...

 EĞİTİM
Küba Cumhuriyeti Hükümeti, vatandaşlarının eğitim hakkının gerçekleşmesine çok büyük önem vermektedir. Vatandaşların bu haktan yararlanmaları için kurumsal ve yapısal engellerin ortadan kaldırılması Küba'nın eğitim politikasının önemli önceliklerden biridir.    
Bu hedefe yönelik olarak alınan ilk devrimci önlemler; cehaleti ortadan kaldırmak ve bugün artık gerçekleşmiş olan eğitimin her düzeyinde ücretsiz ve evrensel bir kamu hizmeti olmasının sağlanması olmuştur.

   
    Küba ulusal eğitim sisteminin temel ilkeleri:
   
    a) Eğitimin tarafsızlığı ilkesi
    Herkesin görevi ve hakkı olan eğitim Küba'da başarıyla hayata geçirilmiştir. Yaş, cinsiyet, ırk, din ve ikamet yeri ayrımı yapılmaksızın herkes bu haktan eşit bir şekilde yararlanır.

    b) Öğrenim ve işin bütünselliği ilkesi
    Küba eğitim sisteminin asıl ilkesi teoriyle pratiği, okulla hayatı, eğitimle üretimi birbiriyle bağdaştırmaktır.

    c) Farklı ilgi alanlarına duyarlılık ve eğitimin bütünselliği ilkesi
    Küba eğitim sistemi; her bir öğrencinin özelliklerine, ilgilerine ve yeteneklerine göre gereksinim duyduğu eğitimi sağlamaktadır.

    d) Parasız eğitim
    Eğitim her seviyede hiçbir ücret talep edilmeksizin sağlanmaktadır. Devlet, tüm öğrenciler için geniş bir burs sistemi oluşturmakta ve öğretimin evrenselleştirilmesi için çalışanlara da birçok öğrenim olanağı sağlamaktadır.
Devrim Sonrası...
         1961 yılında, milyonlarca insana okuma yazma öğretmek için 100 binden fazla gencin katılımıyla gerçekleştirilen ve bir yıl süren bir kampanyayla okuma yazma sorunu büyük ölçüde ortadan kaldırılmıştır.
         Devrimin zafer kazanmasından önce mevcut olan okul sayısı 7.674'den 12.442'ye yükseltilmiştir.
         Eğitim her seviyede parasız hale getirilmiştir.
         Öğrencilerin onuncu sınıfa kadar eğitimlerine devam etmeleri zorunlu hale getirilmiştir. Şimdi 12 yıla çıkarmışlar. Zorunlu dersler dans spor ve inglizce..
         Küba'da her 42 vatandaşa bir öğretmen düşmektedir. Bu da Küba eğitim sisteminin ulaştığı oldukça yüksek seviyeyi göstermektedir.
         5 ile 14 yaş arası ilköğrenim oranı %100'dür.
         Okulların çok büyük bir çoğunluğu, 220 gün boyunca, her gün 6 - 7 ders saati olmak üzere, tüm gün eğitim vermektedir.
         Kendilerini geliştirebilmeleri ve topluma dahil olabilmeleri için özel eğitime gereksinim duyan çocuklar için özel okullar kurulmuştur.
         Ülkede, ilk ve orta öğrenimden mezun olan herkesin eğitimlerine devam etmeleri sağlanmıştır.
         Lise ve yüksek öğrenim mezunlarının istihdamı devlet güvencesine alınmıştır.
         Ülke genelinde toplam 49 adet üniversite bulunmaktadır.
         1959'dan bu yana 635.000 kişi üniversitelerden mezun olmuştur.
         2004 yılı itibariyle üniversitelerde öğrenim görmekte olan 125.000'den fazla öğrenci bulunmaktadır.
         Yüksek Öğrenim Bakanlığı Üniversitelerine bağlı 73 Araştırma Merkezi bulunmaktadır.
 Küba'ya baktığımızda, Ocak 1959'dan bugüne.
Birinci aşama: Okuma - yazma kampanyası,
İkinci aşama: 1972 yılında Eğitim Tugayı (Manuel Ascunce Domenech) kuruluşu,
Üçüncü aşama: Halkın tamamının bütünlüklü ve genel bir kültür seviyesine ulaşmasını hedefleyen Fikirler Savaşı.
         Eğitsel ve kültürel amaçlar doğrultusunda televizyon kullanımı yaygınlaştırılmıştır.
         Kültür, bilgi ve ders programları yayınlayan eğitici bir TV kanalı kurulmuştur.
         Halkın ulusal ve uluslararası güncel sorunlar hakkında doğru bilgilere, ve yabancı dil öğrenimini de içeren önemli konular hakkında yararlı bilgilere ulaşmasında çok büyük katkısı olan "Herkes için Üniversite", "Yuvarlak Masa" ve "Açık Kürsü" gibi programlar yayınlanmaktadır.
         İlköğretimden yüksek öğrenime kadar bilgisayar dersleri yaygınlaştırılmıştır. Bilgisayar dersleri ilköğretim 2. sınıfta başlamaktadır.
         Öğrencilerin; ansiklopedi, atlas, sözlük ve diğer önemli yapıtlara kolayca ulaşmalarını sağlayan "Özgürlük" Yayınevi Programıyla kütüphaneler zenginleştirilmiştir.
Şu an için, bu okullarda 11.677 öğrenci kayıtlı olup önümüzdeki on yıl içerisinde, tüm halka ve eğitim sisteminin genelinde estetik ve sanatsal eğitimi sağlamak üzere 35 binden fazla müzik, dans, tiyatro ve plastik sanatlar öğretmeni mezun olacaktır.
         Ülke genelindeki dört okulda Sosyal Hizmet Uzmanı yetiştirilmektedir. Şu ana kadar yaklaşık 7.000 kişi mezun olmuştur. Bir o kadar öğrenci de daha sonra yaşadıkları bölge belediyelerinde çalışmak üzere bir yıl yatılı olarak okumakta ve aynı zamanda üniversite eğitimlerine devam etmektedirler.
         Okumamış ve çalışmamış 17 ile 29 yaş arası 114 binden fazla gencin eğitimlerini tamamlamaları için Meslek Edindirme Eğitim Merkezleri kurulmuştur.
         Binlerce genç, sınıf öğretmenliği, bilgisayar öğretmenliği ve temel orta öğretim eğitimi için öğretmen olarak formasyonlarını tamamlamışlardır. Iki yıl içerisinde toplam 10.158 öğretmen mezun olmuştur.
         Gerçek sosyal adalet için gerekli olan eğitime ve genel kültüre halkın ulaşabilmesi için üniversite çalışmalarının evrenselleştirilmesi Fikirler Savaşının stratejik bir amacı olmuştur.
 "Bir halkın okuma-yazma öğrenmeye başlaması, tarihinde öğrendiği kültürel ve eğitsel gelişimin en sıradışı deneyimi olmaya devam edecektir" .
Fidel Castro


ULAŞIM ve İLETİŞİM

Devrimin Küba’da çözemediği en önemli 2 sorun. Hem kent içi hem kentler arası ulaşımda sorunlar var. Yaygın demiryolu Havana dışında var. Santa Clara- Havana arası 5 gidiş-5 dönüş şeritli yol. Ama araçlar eski yollar sakin. Ulaşım önemli sorun DEVEler var iç ulaşımı onlarla sağlıyorlar. Havana’daki tramvay hattını bakımını yapıp iyileştiremedikleri için sökmüşler. Taksilerin tümü devletin. Turizm şirketleri turistler için minibüsler almış çoğu yeni ve lüks araçlar, ancak Kübalılar pek binmiyor pahalı. Bisiklet ve motorsiklet yaygın. Yayalık daha da yaygın. Çinlilerle bir anlaşma yapmışlar yeni körüklü otobüsler alıyorlar. Ayrıca 2006 ve 2007 yılları enerji yılı ilan edilmiş. Ellerindeki buzdolabı ve diğer elektrik harcayan cihazlar eski bunları daha az enerji harcayan cihazlarla değiştireceklermiş.

Cep telefonu önemli bir ayrıcalık. Sadece belli Kübalılarda var. Sabit telefonların sayısı yeterli değil. İnternet ulaşımı oldukça sınırlı. Ancak TV her yerde var ve FOX-CBS-CNN-vb. tüm dünya televizyonları ile Latin amerikanın sol kanallarının tümü izlenebiliyor. Su için ayda 1 pezo ödüyorlar. Elektrik ayda 20-25 pezo. Telefon 6 pezo kadar. Ancak Havana’da her evde telefon olmadığını söylemeliyim.  Bir kısıtlama yok .Ancak Fidel açlığı engellemek için çocukları kesip yiyecek yapıyor propagandasından beri özgür basın yok. Hepsi kapatılmış. 4-5 tane gazete var (Granma- Prensa vb.) halk bu gazeteleri alıp okuyor. Santa Clara’daki kütüphane.görme engelliler, büyüklük, kitap sayısı vd.

MÜLKİYET

İlginç bir mülkiyet sistemi var. Devrim Batista dönemindeki tüm zenginliğe el koymuş ve evleri herkese dağıtmış, evsiz yok herkesin evi var. Evler kişilerin kendi mülkü, babadan oğla geçebiliyor. Ancak kentte 1 kırda 1 olmak üzere en çok 2 eve sahip olabiliyorsun. Kırdaki ev kırevi gibi olacak. Evini istersen satabiliyorsun ama önce gidip devlete satmak zorundasın. Devlet almıyorsa sana bir belge veriyor ve bu kişinin evini almıyorum ve evi şu değerdedir diye ancak o zaman bir 3.kişiye ev satmak mümkün. Ama arabaların üzerinde böyle bir kısıtlama vb. yok. İsteyen istediğin aracı alıp satabiliyor.  Oteller, küçük ev işletmeleri dışında neredeyse tüm işletmeler devletin elinde ve kontrolünde yani jargona uygun söylersek üretim araçlarının mülkiyeti devletin elinde.

İŞÇİ/MUTLU/DEVRİMCİ

KATILDIĞIMIZ toplantı
Yaklaşık 20 ülkeden 155 belediye ve 600 katılımcı. Ulusal Meclis Binasının anlatımı
Eski tüfekler, siyasi ağabeyler, yalnızlık duygusu
Milletvekilleri 609 kişi ve bu işi yaptıkları için para almıyorlar, herkesin bir mesleği ve işi var milletvekilliği görev
Katrina kasırgası ABD’de New Orleans’ da yoksulların ölümüne yol açtı rezillik dünyaya yansıdı, Kübalılar ama Bush onları terk etti ama Fidel bizim aramızdaydı diyorlar.
Türkiye ile ilgili bilgileri olağanüstü, Tayyip,Irak Savaşı, kürt sorunu

EL CERRO Belediyesi, Meclis toplantısı, Salvador Allende hastanesi

Başkan , bşk.yrd. El Cerro’nun Havana için anlamı

ROM Fabrikası ziyareti
Mojito, Juanito,puro,
Müzeler, Meydanlar, Jose Marti evi

SANTA CLARA ve CHE’ni mezarının ziyareti

Havana Kır ayrımı
Havana’nın restorasyonu UNESCO ve sonrası


Fidel’in Kübalılar için anlamı

Jose Marti’nin Kübalılar için anlamı

Che’nin Kübalılar için anlamı


EĞİTİM/SAĞLIK/YAŞAMAK İÇİN YİYECEK/KONUT/EMEKLİLİK/İNSANİ MUTLULUK

DİLENCİLER/FUHUŞ/KARABORSA-kültürel ürünler sertifikasız ülke dışına çıkarılamıyor.

ABD ambargosu ve temel ideolojik yönelimin 5 kübalı tutsak ve ABD ambargosu üzerine kurulmuş olması.

Turizm böyle giderse devrimin geleceği ne olur?

Fidel ölürse devrime ne olur?

Fidelin hastalığı ile ilgili dedikodulara karşılık vermek ve Devrimin durumu hakkında söylediği gibi


VAMOS BİEN !

10 Kasım 2006 Cuma

Düşler Tarlasından, Mayın Tarlasına Düşen Toptu Ülkemin Tüm Çocukları


Tarihi Kentler Birliği Mardin – Midyat Buluşması için 7-10 Eylül 2006 tarihlerini Mardin-Midyat-Nusaybin-Gercüş-Hasankeyf’de geçirdik. Mardin ve Midyat Belediyelerinin ortak konukluğunda çok iyi ağırlandık. Özellikle Mardin Belediyesi Kültür Müdürü Mehmet Hadi BARAN’ın bize çok iyi ev sahipliği yaptığını belirtmek gerek. Baran sana selam olsun.

Bir tür kapalı lahmacun olan Sembusek, kuzu etinden iç pilavlı Kaburga Dolması, hem kızartılmış hem haşlanmış içli köfte, Lebeniye denilen yoğurt ve bulgurdan yapılan çoban çorbası, taze çekilmiş tarçının mis gibi kokuları ortalığa yaydığı İrmik Helvası gibi bölgeye özgü ve ağırlıklı et yemeklerinden tattık.

Kaldığımız otelin terasında büyüsüne kapıldığımız, büyük bir tepsi gibi kızıldan beyaza dolaşarak doğan ay, sağımızda gecenin tüm görkemini uzak gezegenlerden bir gölge gibi üzerimize yağdıran Mardin, solda ve uzaklarda göz kırpan ışıkları ile Suriye köylerini işaretleyen Yukarı Mezopotamya Ovası, ruhumuzu Kasımiye Medresesinin eyvanındaki havuzunda bir resme dönüştürüyordu.

Ulucami’den gözlerinizi ufka doğru çevirdiğinizde Yukarı Mezopotamya Ovası’nın önünüzde uçsuz bucaksız bir umman gibi uzandığını görüyor ve Mardin’de deniz olduğu izlenimine kapılıyorsunuz. Ovanın bereketini tarım yapılan topraklarda hissederken, Mardin ağaçsız ve açık bir müze kent gibi arkanızdan sizi ovaya itiyor. Mardin’i kimin kurduğu üzerine rivayet çok ama bilinen M.Ö. 4500’lerde Mezopotamyalı bir halk olan Subariler yerleşmiş buralara. O günden M.Ö. 7. yüzyıla dek hep yerleşim alanı olarak kalmış bölge.  Sırasıyla Sümerler, Akadlar, Elamlar, Babil, Hititler, Medler, Asurlular, Selevkos Devleti, Persler, Sasaniler gibi onlarca devlet hüküm sürmüş ve tarihi biriktirmiş bu topraklarda. M.S. 1. yüzyıldan itibaren ise önce Roma İmparatorluğu sonra Bizans’ın payına düşmüş bölge bütün bütün. 1071’deki Malazgirt Savaşına kadar bu topraklar çeşitli İslam devletlerinin eline geçmiş, 1071 den sonra ise Selçuklu hüküm sürmeye başlamış buralarda. Artuklular bölgede Selçuklulara bağlı 2 ayrı devlet kurmuşlar. Merkezi bu günkü Hasankeyf olan Artukoğulları Beyliği aynı zamanda İpek yolu’nu da kontrol etmiş yaşadığı sürece. Selçuklulardan, Eyyubiler, İlhanlılar, Memluklar, Timurlular, Karakoyunlular, Akkoyunlular, İran Safavileri derken, Yavuz, 1517’de Çaldıran ile bu bölgeleri Osmanlı toprağına katmış. Ve merkezi Diyarbakır olan sancağın 24 ilinden biri haline dönüşmüş Mardin ve yöresi.

Mardin’e gitmeden okuduğum Ahmet Ümit’in Kavim adlı romanı bu bölgeden İstanbul’a uzanan bir cinayeti resmediyordu. Süryanilerle ilgili bir şeyler okurken bir de Ahmet Ümit sözünü söyleyince Mor Gabriel Manastırını görmek benim için ilginç ve muammalı bir hal almıştı. Süryaniler azizlerine Mor diyorlar bunun renk olan morla bir ilgisi olmadığını öğrendik. Arap kökenli olanlar ise hançerelerinden çıkardıkları sesle Maer gibi bir şey söylüyorlar ama bizim gibi şehirliler için tekrarlamak olanaklı değil. Mor Gabriel, Mor Yakup, Mor Abrohom gibi manastırlar bölgeye yayılmış durumda. Mor Gabriel bir aziz ama Müslümanların Hızır peygamberine benzeyen herkesin yardımına koşan bir aziz ve yardımseverliği kadar da mütevazi. Zaten Deyrulumurun ve Deyrulzafaran Manastırları ile bölgedeki diğer tapınaklarda ilginç bir sadelik ve mütevazilik insanın aklına işleniyor. Manastırdaki Metropolite bu sadeliğin nedenini sordum. İlk Hristiyanlar olmaları nedeniyle mi yoksa bölgenin genel havasından ve mütevaziliğinden ayrı düşmemek için mi böyle sade manastırlarınız diye. Aldığım yanıt açıktı. “Her ikisi de doğru hem inancımız ve hem de bölgenin sadeliği bizi böyle yapan” dedi.   Mardin ve yöresi, tam bir kavimler kapısı, bir yandan da inançların beşiği, buralara ilk gelenler Şemsiler(güneşe tapanlar) sonra Yahudiler, Ermeni, Süryani ve Keldani Hristiyanlar yerleşmiş, sonra Müslümanlar. Deyrulzafaran Kadim Süryani Manastırı’nın –diğer bir ifade ile Mor Gabriel Kilisesi’nin- bir Şemsi tapınağı üzerine bina edildiğini öğrendik.  Bölgede Türkçe, Kürtçe, Arapça ve Süryanice olmak üzere 4 dil konuşuluyor. Dar abbaralardan (üzerinde evlerin olduğu tüneller, Mardin’de sokakları birbirine bağlıyor) geçilen sokaklarda daracık dükkanlarında herkes size hoş geldin diyor, kahveye çaylar dört dilden söyleniyor. Masadan masaya laflar Arapça başlayıp, Kürtçe bitiyor. Arastalarında Mardin işi tepsilere Şahmaran desenler işlenirken, kilisenin çanı, camiden yükselen ezan ile kardeşçe avazesini aleme salıyor, alçak perdeden bir hışırtı gibi güvercinler kanat çırparken, taş işleyen çekiçlerin aşk dolu nağmeleri aklınızı uyuşturup yüreğinizin o güne dek hiç açılmamış kapılarında size selam duruyor.  Doğudan yükselen ışık Diyarbakır ufukları üzerinde batmaya yüz tuttuğunda buraların başka bir alemin parçası olduğunu duyumsuyorsunuz.

Tüm büyüyü sarsan belki de Onat Kutlar’ın dediği gibi bu Mardin’in hoyratlığıdır, keder kartallarının gölgesi altında, tütün saran elleri kınalı, günahsız ölümlerin boy attığı Mezopotamya. Oysa gündüzün bütün yoksulluğu ve yoksunluğu ile önünüzde serilen Şırnak asfaltı gerçekleri hatırlatır sizlere. Özel Timin kaba, nobran ve merhamet bilmez uzun namluluları, gerçeğin siyahına dönüşürken, Midyat’ta yoksul çocukların düşsüz gözleri ve umutsuz iki yana sarkmış elleri karşılar sizi. Midyat adının aynadan geldiği rivayet olunur tıpkı buralarda yaşayanların Türkçe, Kürtçe, Süryanice ve Arapça karışımı bir dil olan Mahalmice’yi konuşurken kendini gördüğü gibi. Buralarda Türk, Kürt, Arap, Süryani aynı yoksulluğa aynı ritüelle evlenir, aynı aynada kendine bakar gibi. Midyat size gümüşün oyununu sunar bir sır verircesine, dükkanların vitrinlerindeki ışıltı ne denli çoksa sokaktaki çocukların gözlerindeki ve yüreklerindeki yoksulluk da o kadar çoktur Midyat’ta.  Güneş yorulmuş gibi kaçar sokakların yaşlı taş yüzlerinden, binlerce yıllık sözcükler dağılırken sokak aralarına, kapanan kepenkler kederli oyununa başlatır Mezopotamya’nın kendine ait sandığı yıldızlarıyla, isli kandillerin soluklaştırdığı Midyat yoksulluğunu. Olanca ağırlığı ile bürünür siyaha gece, ne bir ses, ne bir koku, ne bir güzellik kalır kendini ayıran geceden, korkunun imparatorluğu sessizce yağar çarpan tüm kalplerin üzerinde.

Yolumuz Nusaybin’edir, ışık dolunca yeryüzünün tüm noktalarına, Dara’daki su sarnıçlarının susuzluğu koşut gider mayın tarlalarının insansızlığına. Nusaybin’de çocuk olmak zordur. İki kez sektirdiğin topa sertçe vurduğunda top düşlerin gibi ya mayın tarlasına düşer ya da bölünmüş kaderi gibi Nusaybin’in karşı tarafa geçer. Bu nedenle Ahmet TELLİ,
“Orda ölmek çocukların asıl işi
Ağlamaksa kadınların nasibi
Bu yüzden küskündür onlar
Osmanlı mülküne ezelden beri
Bu yüzden Ezidi Asuriye benzer
Süryani Ermeniye ya da hepimize
Ve yanlış okundukça Dicle ile Fırat
Efsane alacak tarihin yerini” der.
Düşleri mayın tarlalarında yok olan çocukların ülkesidir buralar. Değil başka dünyalara, uzayın uzak köşelerine gitme düşleri kurmak, bahçe duvarının arkasına gitmek bile ölümün öbür adıdır Nusaybin’de. Kürtler Mêrdin der Mardin’e “delikanlılar şehri” manasında, eğer öyle ise Nusaybin “düşleri tükenmiş çocukların şehridir.” Kim koymuş bu sınırları onların yüreğine hem de ipek yolunun üzerinde bilinir, Timur yaktığı için bir daha kendine gelemeyen Nusaybin’in kadersizliği bağlar Suriye köylerindeki akrabalıkları. Hiç düşünmüş müdür? Bağdat’tan, Musul’dan gelen kervancılar develerin gölgesinde güneşten saklanırken bastıkları toprakları bir gün insanlığın en büyük ayıbı olan sınırlar ayıracak. Binlerce yılın durağını, yüzyılların müebbetine bağlayan masa başı haritalarını çizenler, ekmek parasının bastığı mayınlarda yok olan yürekleri kabuslarına kısa film yapmışlar mıdır? Yakınları uzak yapmanın cezasını, yok olan çocuk düşlerinde tek ayak üzerinde beklemek olarak ödemişler midir? Masallara, hikayelere, düğünlere, manilere, ağıtlara, türkülere yansıyan, düşlere, umutlara, geleceğe bakan gözlere yansımamış mıdır? Akrabasını, komşusunu dikenli tellerin ve mayınların arkasında bırakanlar, yılda sadece birkaç kez el sallamasına izin verilen ortak çarpan yürekler, düşmanlıkları bir buğday tarlasını okşayan rüzgarlar gibi dağıtmaz mı?  Dedik ya kadersizdir Nusaybin, yenik, umutsuz, gözle görmenin yetmediği, yaşamla ölüm arasında tetikte ve tedirgin.

Küçük üçgenden dikkat mayın tabelalarını sırtımıza yükleyip bir başka trajediyi sergilemeye giden gezici kumpanyalar gibi güneşin kızıldan gümüşe döndüğü yöne doğru ipek yolunu izleyince, ne olduğunu anlamadan önümüze çıkan Hasankeyf, nefes alıp verdiğimizi anlamak için lirik bir şiiri okur gibi gözlerimize hücum eder. Gördüğümüz düş değildir. Dicle’nin suyunu kim sınırlamış bu güne dek sakin sakin aktığına bakarak ve hangi vicdansız vermiş buraların idam fermanını. Yüzlerce yıla direnen minareleri politikanın kararları yıkabilir mi? Taştan oyuklarında çarpan yürekler, toprağın kaderinde kararttığı tenler değil mi dünyayı yaşanası kılan? Cilveyle yürüyen bedenlerinin esirgendiği insanlığa, simsiyah bir kederle örülü gözlerle bakan ve sonlarının Hasankeyf gibi olacağına artık inandırılmış kadınlar, umudu nasıl doğuracak bu topraklarda? Ceylan derisi koltuklarında katline ferman verdikleri dağlar, kararı temyiz edip hesap sormayacak mı? Ülkemin yoksul, yoksun, hilesiz seven, aşkları yarım kalmış, sevdaları yaralı, bir akrep gibi kendini ve tarihin  izlerini yok sayan tüm insanları, seslerinizin akustiği gökyüzünde çınlamayacak mı? Diller birbirini anlarken, dinlerin kendilerine komşu olduğu bu topraklar sahipsiz midir? Taşlar elleri anlatmaz mı? Her taşın her sokağın bir efsanesi yok mu? Bilin ki gülmüyor artık Hasankeyf’in mahcup kadınları, kentime dönecek ve “Tanrı’nın soluğunun değmediği yerlere gittim” demeyeceğim.
“Alacanım,
Yakılmış bir köyün adıydı adın
Görmedi kimse
İçinde ben de yandım
O gün bugün kalbimin doğusunda tüten duman
Nerede olursan ol göğündeyim kanlı tarih her zaman
Mardin’im Midyat’ım
Ah benim altından avaze sesim
Kardeşlerimdi ölen de öldüren de
Aranızdaki duvarda

Gömülü kaldım”  diyeceğim...          

10 Ağustos 2006 Perşembe

DÜŞKIRAN


22-29 Haziran 2006 tarihleri arasında Nilüfer Belediyesi yurtdışına teknik bir inceleme gezisi düzenledi. Gezide Amsterdam – Brüksel – Paris – Barcelona – Lyon - Cenevre – Zürich kentlerini gezme ve inceleme olanağı buldum. Her kentte yaklaşık 2 gün kalınarak ve neredeyse tümü otobüsle gerçekleşen bu gezide edindiğim izlenimleri sizlerle paylaşmayı amaçlayarak, giderken yeni dergide yazı için yer ayırmalarını arkadaşlarımdan istemiştim. Yurtdışından döneli epeyce bir zaman geçti. Tembelliğimden mi bilinmez ama fırsatım olmasına karşın yazıyı yazmak bir türlü olanaklı olmadı.  Önceki gece uzun uzun düşündüm neden yazıya elim gitmiyor diye...

Sanırım yurtdışında gördüğüm kentlerin bende yarattığı hayal kırıklığı yazıyı geciktirdi. Daha önce Sofya’ya gittiğimde de benzeri bir ruh haline kapıldığımı net olarak hatırlıyorum. Düşlerimi kıran neydi peki? Kesin olarak anladığım bir şey var. Ben batılı değilim. Yani klasik anlamda batılı gibi düşünen yaşayan ve yaşamı kavrayan biri gibi görünsem bile ruhumun -ki en önemlisi ruhtur, akıl bunu algılayamaz- doğuda olduğunu tekrar gördüm. Neden bu olmalı.

Amsterdam çok güzel bir kent, Hollandalılar yoktan bir ülke ve kentler imal etmişler. Okyanusu doldurmuşlar, kanalların üzerinde yüzen bir kent meydana getirmişler. Ulaşım, eğitim, konut vb. sorunların tümü çözülmüş, orada yaptığımız küçük görüşmelerde Euro’ya geçişte orta sınıfın ve yoksulların daha da yoksullaştığını bize ifade ettiler. Daha doğrusu tüm Avrupa Euro’ya geçişte orta sınıflarını ve yoksullarını daha da yoksul bir hale getirmiş, İspanya ve Fransa’da da durum böyleymiş. Amsterdam 750 bin nüfuslu bir kent ama 600 bin bisiklet var. Araç trafiği sadece ve sadece bisikletler için geçerli diğer araçlar hemen yok gibi. Sağlam bir tramvay sistemi ve onunla bütünleşik banliyö ve otobüs sistemi ulaşımı çok kolaylaştırmış. Kanallarda akan teknelerde cabası. Dışarıdan içine doğru insanı çeken bir kent değil tam tersine bende iyi bir mimarın elinden çıkma maket bir kent izlenimi uyandırdı. Amsterdam’da Van Gogh Müzesi, muhteşemdi. Bir ünlü-ressam- bu kadar iyi kullanılır ve kapitalize edilebilir. Her şeyi paraya tahvil eden anlayış Van Gogh’u da vurmuş burada. Amsterdam’daki en ilginç yer ise Elmas Madeni İşçileri Sendikası oldu benim için. 17.yüzyılın sonlarından kalma bir şato çok hoş ve güzel bir müzeye dönüştürülmüş, Hollanda emek tarihinin bir bölümünü müzede izlemek ve neden Nilüfer’de Anadolu Emek Tarihi Müzesi yok diye hayıflanmaktan kendimi alamadım. İlginç bir notu bina inşa edenlerle ilgili olarak öğrendik. Bir bina yapan o binanın maddi değerinin %1’i oranında bir kültürel ya da sanatsal eser yaptırmakla sorumlu imiş, doğal olarak buna park ve bahçe yapmak dahil değil onu zaten ayrıca ve arsa ve bölgeye uygun olarak yapmak zorunda. Diğer ilginç bir not ise Tramvay sistemine ait bütün kenti kanallarla kaplayan Hollandalılar, kurdukları tramvay sisteminde dakika cinsinden rötarları bile izleme olanağına sahipler, durakta tramvay beklerken yönlendirme levhasında beliren 3 dakikalık gecikmeyi görünce önce şaka olduğunu düşündük. Ancak gecikmeyi, gelen tramvay doğrulayarak bizi mahcup etti.

Paris ile ilgili bir şey yazmayacağım. Çünkü bu Paris’e haksızlık olurdu.Paris bir dünya kenti ve ancak İstanbul ile karşılaştırıldığında bir anlam ifade edebilir ama İstanbul’un yanına bile yaklaşamaz. Yinede Fransızların 15. yüzyıldan günümüze dek Kara Afrika’nın ve Asya’nın tüm zenginliklerini nasıl sömürdüğünü yakından izleme fırsatı elde etmiş oldum. Dünyanın en iyi hırsızlarının onlar olduğunu düşünüyorum. Tüm dünya uygarlıklarını olması gereken yerden söküp Louvre adını verdikleri bir sarayda sergileyip, merd-i Kıpti şecaat arz ederken sirkatini söylermiş hesabı kişi başı 8 Euro’ya burayı cümle aleme gösterip bir de üstüne para kazandıklarını söylemek lazım. Paris ayrı bir değerlendirme ve yazı konusu olsun.

Beni gerçekten hayal kırıklığına uğratan kent ise Barcelona oldu. Akdeniz iklimi hepimizi aynılaştırmış. Ha La Rambla caddesi ha İstiklal Caddesi, Tembellik, pislik, zeytinyağı, limon, balık ve deniz ürünleri ile insani iklim aynı. İşyerleri saat:14.00’de kapanıyor, Katalonya’nın başkentinde çalışma sona eriyor. Tabi tüm bunlara nefis paella, bira ve deniz ürünleri ızgarayı eklemiyorum. Hem eklesem de bir şey değişmeyecek. Avrupa İnceleme Gezisi benim için Antonio Gaudi’nin eserlerini gördüğümde sona erdi. Daha ötesini hayal edemiyorum. Gaudi ve eserleri için tek bir şey söylemem olanaklı “olağanüstü”, Salvador Dali’nin gerçeküstü tablolarının çok daha sağlam bir alt yapı ile mimarlığa uygulanması diye betimlemeye çalışsam yinede Gaudi’ye haksızlık etmiş olurum.

Cenevre(doğrusu Geneve,bildiğiniz gibi biz dünya kentlerinin bir çoğunu kendi dilimize uydurup söyleriz. Pekin/Bejing,Viyana/Wien,Kabil/Kabul gibi) oldukça modern ve sakin bir kent 180 bin nüfusun yaşadığı kentte, tüm sorunlar çözülmüş. Leman Gölü ve onun bağlantısı olan Rhöne nehrinin kenarına bir gelin gibi uzanmış bu dünyanın en zengin kentlerinden biri. Ama sokaklarda G8 zirvesini protesto eden sloganlarda çöp bidonlarını inadına süslemekte. 12000 adet gülün bulunduğu büyük parkı, her yere astıkları İsviçre bayrakları, her çeşit saatin ve meşhur İsviçre askeri çakılarının yer aldığı lüks mağazaları bana yaşadığım kenti Bursa’yı özletti nedense. Belki de kapalı çarşının beni içine alıp yutuveren insan seli ile çeşitliliği ve kuralsızlığı idi özlemlerimi depreştiren...

Gezimiz Zürich’te sona erdi. Zürich havaalanından uçağa binerken biletlerimizi kontrol ettirip, pasaport işlemleri için kuyruğa girdik. Pasaport kontrol gişesinin önünde üzerinde stop yazan sarı bir çizgi vardı. Arkadaşlara dönerek bu geziden ne çıkardık diye sordum. Herkes bir şeyler söyledi. Ben onlara dönerek belki de geziden yıllarca sonra bile aklımda kalacağını düşündüğüm şeyi ilettim :

Bu Avrupa gezisinde kapitalizmin bize nerede durmamız, nereden ve ne zaman geçmemiz gerektiğine dair yaşamın her alanına ne denli müdahale ettiğini gösterdiğini gördük dedim. Doğulu olmak güneşin doğduğun yerden gelmek, düşlerin kuralların önünde olduğu topraklarda yaşamak ve dönüşte her şeyden ve herkesten önce işkembe çorbası ve bir bardak demli çayı, toprağı sevdiğin kadar özlemek bu gezinin özeti olsun.